29 Aralık 2018 Cumartesi

FETULLAH DEĞİL HOCAEFENDİYMİŞ

Şu ve benzeri laflar hâlâ sosyal medyada dönüp duruyor:
“Fetullah Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir.”
“Değerli büyüğümüz, bu işin değerli mimarı…”
“O günden beri de kendisine çok büyük saygım ve sevgim var.”
“Cemaat, devleti ele geçirmiş, devlete sızmış! Bunlar kargaları güldürür.”
“Diyoruz ki bu sıla hasreti artık bitmelidir.”
“Ey bütün bu işlerin mimarı…”
“Buradan onbinler muhterem hocaefendiye selamlarını saygılarını gönderiyor.”
“Fetullah Gülen hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun.”
“Saygıyla önünde eğiliyoruz.”
“Biz hocaefendiye fetullah diye hitap edemeyiz.”
Bu laflara konu olan zat, yılların cemaatçisi olup şimdi Fetullahçı Terör Örgütünün bir numaralı sanığıdır.
Bu lafları edenleri bir an için devlet memuru sayalım:
Ne olurdu?
Memurluğu sırasında, memurluğa alınma şartlarından birini kaybetmiş sayılacakları için memurlukları sona ererdi. (657, Madde 98)
Şimdi mi…?
Bir kısmıyla beraberliğimiz devam ediyor.

24 Aralık 2018 Pazartesi

KURAN GÜVENLİ ORTAM İÇİNDİR ÜCRET İÇİN DEĞİLDİR

     Ben bir emniyet teşkilatı mensubuyum. Bu Blog’da ara sıra güvenlikle ilgili bilgiler paylaşırım. Ancak ne olduysa son zamanlarda din ile ilgili bilgiler paylaştığımı fark ettim. Nedenini araştırdığımda son din İslam’ın barışı hedeflediğini, güvenliği önemsediğini gördüm. Neredeyse her Surede güvenli ortamla ilgili verilen emirler, öğütler insanlarımız tarafından duymazlıktan gelinmiş, ancak sıra, dini gelir kapısı yapmaya gelince umulmadık sayıda üşüşmeler yaşanmıştır.
     Şu ayetlere bakar mısınız? Ücret konusuna nasıl dikkat çekilmiş?
     “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır borç altında mı kalıyorlar?” (Kalem 46)
     Resulüm de ki: "Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Ve ben yapmacık yapanlardan, uydurma şeylerle peygamberlik taslayanlardan değilim." (Sad 86)
     “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar."  (Yasin 21)
     De ki: "Buna karşılık, sizden, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler olmanız dışında herhangi bir ücret istemiyorum." (Furkan 57)
     "Ben sizden, buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, yalnız âlemlerin Rabbine aittir." Şuara 109
     "Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbine aittir." (Şuara 127)
     "Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbine aittir." (Şuara 145)
     "Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbine aittir." (Şuara 164)
     "Ben sizden, buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbine aittir." (Şuara 180)
     "Yüz çevirdiyseniz çevirin. Ben sizden bir ücret istemedim. Benim ücretim, Allah'tan gelecektir. Bana, Müslümanlardan olmam emredildi." (Yunus 72)
     "Ey kavmim, ben, peygamberliğe karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Hud 51)
     “Üstelik sen bu duyurun için onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur'an, âlemler için bir öğüttür.” (Yusuf 104)
     “İşte o peygamberler Allah'ın yol gösterdiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy.” De ki: "Ben peygamberlik görevime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu Kur'an âlemler için ancak bir öğüttür." (Enam 90)
     De ki: "Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Ücretim yalnız Allah'a aittir. O, her şeye şahittir." (Sebe 47)
     “Allah'a verdiğiniz sözü basit bir ücret karşılığı satmayın. Eğer bilirseniz, Allah’ın yanında olan, sizin için daha iyidir.” (Nahl 95)
     “Yoksa sen onlardan vahiyleri duyurmana karşı bir ücret istiyorsun da onlar, ağır bir borç yükü altında mı kalmışlardır?” (Tur 40)
     “Allah'ın Kitaptan indirdiği şeyi gizleyip onu basit bir ücret karşılığı satanlar, karınlarında ateşten başka bir şey yemiş olmazlar. Kıyamet günü, Allah onlarla konuşmayacaktır, onları arındırmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır.” (Bakara 174)
***
     Görüldüğü üzere Yüce Kuran, dinsel hizmetlerde ücret alınmasını onaylamıyor. (Ücret kabul etmeyen din hizmetlilerini tenzih ederim.) Profesör Mehmet Okuyan da belirtmektedir ki ücret alanlar çoktur. Bazı sözlerini hatırlayalım:
     Cenaze yıkamaktan para…
     Kefenlemekten para…
     Mevlitten para…
     Mezarlıkta Kuran okumaktan para…
     Cenaze namazından para…
     Hatimden para…
     7’sinden para…
     40’ından para…
     52’sinden para…
     Ramazanda mukabeleden para…
     Bütün bunlara muska yazanları, okuyup üfleyenleri, sözde cin çıkaranları, TV ekranlarında ahkâm kesenleri de eklediğimizde tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılabilecektir.
     Kabul gerekçesi bahşiş gibi gösterilse de dinimizin gelir kapısı yapılması uygun değildir. Yoksa ortaçağ karanlığındaki papazlardan ne farkımız kalır ki… Ücretle günah affediyorlardı. 5-6 asır önce bıraktılar. Biz başladık, bırakamıyoruz.  
     Bu ayıp bize yeter…





20 Aralık 2018 Perşembe

DİNDE DİYANETİN YERİ

Ünlü fikir adamımız İlber Ortaylı’nın “Devlet zayıfken kilise, devleti kontrol ederdi” yönünde bir görüşü vardır. Nitekim 1200’lü yıllarda Bizans İmparatorluğu en zayıf dönemini yaşıyordu. Bu dönemde kiliseler ve papazlar insanların günahlarını affedeceklerini öne sürerek dini paraya alet ediyorlardı. Karşı çıkıldığında da engizisyon mahkemelerinde acımasızca işkence ve kötü muamele yapıyorlardı. Daha sonra Avrupa; Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreciyle büyük hamleler yaptı ve ortaçağ karanlığından kurtuldu.
Ünlü hukuk adamımız Sabih Kanadoğlu ise “Şayet Diyanet İşleri Başkanlığı olmasa, devleti tarikatlar, mezhepler kaplar” şeklinde görüş belirtmiştir. (Cazim Gürbüz, Yeniçağ Gazetesi)
Nitekim Osmanlı İmparatorluğunun zayıfladığı dönemlerde peydahlanan bu tür unsurlar için cumhuriyetin ilanından dört ay gibi kısa bir süre sonra Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştu. Büyük Atatürk bu makamda müftü, hatip, imam gibi muvazzaf memurlar bulunduğunu iki yıl sonraki Kastamonu nutkunda dile getirmişti. Atatürk’e göre Diyanet kadrosunda işin erbabı olacak, ümmiler bu işin dışında tutulacaktır. Atatürk, Osmanlının zayıf dönemindeki yobazlaşmaya da işaret ederek şöyle demişti: “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”
İşte Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir vizyonla ortaya çıkmıştı. Sorumluluğu büyüktü. Dinsel konularda tek otorite oydu.
(Bunu anlamak için 1924’den 1951 yılına kadar görev yapan ilk üç Diyanet İşleri Başkanının biyografisine bakmak yeterlidir. Birincisi Mehmet Rıfat BÖREKÇİ müderristir. Müftülük ve milletvekilliği yapmıştır. Papyonlu ve fraklı Diyanet İşleri Başkanı olarak tanınmıştır. İkincisi Şerafettin YALTKAYA’dır. Ender ordinaryüs profesörlerimizdendir. 60’dan fazla eseri vardır. Üçüncüsü Ahmet Hamdi AKSEKİ’dir. Henüz 32 yaşında iken 3 fakülte bitirmiştir. Doktora sınavında birinci olmuştur. Müderrislik yapmıştır. Arapça, Farsça ve İngilizce bilmektedir.)
O yılların Türkiye’sinde dolar ile Türk lirası baş başa gidiyordu. Cumhuriyetin kazanımlarıyla çok daha ileriye gideceğimizi düşünürken 1970’li yıllarda yetmiş sente muhtaç kaldık. Gelişmiş ülkeler sınıfına geçemedik. Yani zayıf kaldık. İşte bu zayıf dönemimizde tarikatlar, cemaatler devlet otoritesi olan Diyanet İşleri Başkanlığını etkisi altına aldı. Hatta iktidarlarla beraber yürüdü.
Bugün elimizde çok somut bir örnek var. 1970’lerden beri büyük bir çoğunluğun toz kondurmadığı FETÖ cemaati, kötü emellerini 15 Temmuzda netlikle ortaya koydu.
Günümüz Türkiye’sinde halen toz kondurulamayan çok sayıda dinci unsur gündemdedir. Adnan Oktar dışındakilere karşı tedbir alınmamaktadır. Zira bazı siyasi partiler bu dinci unsurların oylarıyla beslenmektedirler. Yanlış yapacaklarına kanaat getirseler de ürkütmemeye çalışmaktadırlar.
Sonuç olarak belirtebiliriz ki zararlı bütün dinsel unsurları disipline edemeyecek kadar aciz kalmak Diyanet İşleri Başkanlığına yakışmamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı geçmişteki KİT’ler gibi istihdam alanı olmaktan çıkarılmalı ve uzman kadrosuyla aslına rücu etmelidir.

12 Aralık 2018 Çarşamba

DİNE VİRÜS KARIŞIRSA

Bizim kuşağımız 1960 askeri müdahalesinde beş altı yaşlarındaydı.
1961 Anayasasının getirdiği hürriyet rüzgârıyla devam eden 20 yıl özgür geçti. Fakat köy enstitülerinin kapatılıp imam hatip okullarının devreye girmesiyle, Perşembenin gelişi Çarşambadan belli oldu.
Sonra ikinci 20 yıl, 1980 askeri müdahalesiyle başladı. Dört yıl sonra bölücü terör hortladı. Ülkede istikrar daha da bozuldu. Özgürlük ve güvenlik ortamından uzaklaşıldı. Kendini devlet başkanı ilan eden Kenan Evren meydanlarda babasının hoca olduğunu söyleyerek dinci bir tablo çizdi. Ardından Turgut Özal, ANAP oyları eridikçe Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılın demeye başladı. Meğer birinci 20 yıldan itibaren içimize enjekte edilen bir virüs, bizi yavaş yavaş etkisi altına almaya başlamış bile.
Sonra üçüncü 20 yıl başladı. Artık 2000’li yıllara girmiştik. Virüs iyice palazlandı. İktidara iyice bulaştı. Epeyce iktidarla beraber yürüdü. Tam sollayıp geçerken bir cep telefonu peydahlandı. Hep savaşlarda ve seçimlerde hatırlanan Türk halkı bu defa sokağa çağrıldı. O necip Türk milleti, kendisinden imdat bekleyenleri bulundukları zor durumdan kurtardı.
Sonuçta Büyük Atatürk’ün dediği yere gelindi:
“Çok değil yüzyıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki, bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek … sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir.” (1927)
Başka ne denilebilir ki…
1961 Anayasasının getirdiği özgürlük ortamını bizzat yaşadığımız için şimdiki virüslü hayat göğsümüzü daraltıyor.
Sonuç
Fetö ve Adnan Oktar’cılar mercek altına alındı. Menzilciler, Süleymancılar, Nakşiler, İsmailağacılar, İskenderpaşacılar, Cübbeciler, Müslümcüler, Kurdoğlucular, Okuyucular, Yazıcılar...
Ekran maymunları, cenazeciler, mezarlıkçılar…
Ve her mahallede mantar gibi çoğalan din istismarcıları...
Hepsine yakını, Allah ile kul arasına burunlarını uzatan birer Fetö adaylarıdır. Yüce Kur’an ücreti yasaklamasına rağmen çok azı dışında tamamı para için dini kullanırlar.
Fatiha suresindeki “İyya kenabudu ve iyya kenestain” lafını iyi biliriz:
“(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.”
Allah dururken her biri Fetö sevdasındakilere kulluk etmek ve onlardan yardım dilemek Allaha ortak koşmaktır, şirktir.
O halde hep beraber kendi bünyemizdeki virüsü kendimiz temizleyelim. Onlara değil, kılavuzumuz kutsal kitaba yönelelim.
Işık, sevgi, selam ile…