20 Ağustos 2017 Pazar

GÜVENLİK OLMADAN ASLA


Eskiden esnafın, dükkânının önüne sandalye koyarak kısa süreli ayrıldığını duyardık.
Köylerde kapıların pek kapatılmadığı da bu coğrafyada söylenirdi.
Peki, öte tarafta İstanbul’un tarihi surlarını nasıl anlamlandırmalıydık?
Ne olmuştu da dünyanın en uzun savunma duvarı olan Çin seddi inşa edilmişti?
İşte güvenlik olgusu, açık bırakılan kapılar ile devasa duvarlar arasındaki maceralı yolculuktur.
Yani iyiler dünyasından kötüler dünyasına ya da kötüler dünyasından iyiler dünyasına gidip gelme işidir.
Polis ise güvenlik olgusu içerisinde öne çıkan en önemli aktörlerdendir. İşi, kötüler dünyasındakilerledir.
Şu kavramlara bir göz atalım: Suç, yasak, yanlış, günah, haram, kin, nefret…
Hepsi polisin görev alanını çağrıştırmaktadır.
İyiler dünyası da boş değildir. Burada masumiyet, iyilik, doğruluk, helal, sevap, sevgi, barış, hoşgörü gibi güzellikler vardır.
Tarih, en güzel tanıktır. Hem iyiler dünyasını, hem de kötüler dünyasını yaşamıştır.
1400 yıl öncesinde Arap dünyasında kabileler arasında ciddi kan davaları vardı. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Suçlar diz boyuydu.
İslam’la kısmi barış geldi. Ardından Müslümanlığı kabul eden Türklerin Anadolu’ya gelişleriyle mükemmel bir dönem yaşandı. Coğrafyamız birden sevgiyle, barışla, hoşgörüyle çiçek tarlasına dönüştü. Çünkü iyiler dünyası söylemleri çığ gibi yayılmıştı: “Ne olursan ol, yine gel.” “Yaratılanı sev, yaratandan ötürü.” “İncinsen de incitme.”
Böylesi bir ortamda kötü olmak ne mümkündü.
Az sayıda varsa da çeşitli merkezlerde su sesi, çiçekler ve musiki ile tedavi edilmekteydi.
Dolayısıyla topyekûn bir iyiler dünyası yaratılmıştı.
Meyvesi ise Osmanlı’nın yükselme devriydi.
Aynı dönemlerde Batıda engizisyon mahkemeleri gündemdedir. Batılı din adamları ücret karşılığı insanların günahlarını affetme sevdasına düşmüşlerdir. Aksini düşünenlere, kötüler dünyası metotlarıyla işkence yapmaktadırlar.
Tarih, iyiler dünyası ile kötüler dünyasındaki tanıklığına devam ediyordu.
Biz tam “Hamdım, piştim, yandım” olgunluğu içerisindeyken 1517’lerde halifeliği aldık.
Tam da bu sıralarda Batıda fikir adamları tek adam yönetimine şiddetle karşı çıktılar. Kuvvetler ayrılığını savundular. Anayasal yönetimi tercih ettiler. Hoşgörüye, temsil sistemine, parlamentoya ve demokrasiye olan inançlarını deklare ettiler.
Tarih devam etti.
Halifeliğin alınması bize yaramadı. Duraklama ve gerileme dönemi yaşandı. Ve nihayet Osmanlı, hasta adam durumuna düştü.
Biz kötüydük de dünya çok mu iyiydi?
Daha 1900’lerin ilk yarısında üst üste iki savaş dünyayı sarstı.
Birincisinin beş yıl sonrasında Mustafa Kemal Atatürk şunları söylemişti: “Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir.”
İkinci dünya savaşının üç yıl sonrasında ise bu defa dünya ülkeleri savaşlara son verilmesi kararı aldılar. Yayımladıkları İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin ilk maddesine bütün insanların, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmaları gerektiği hükmünü koydular. Artık insanlığın üzerine Japonya’daki gibi bombalar yağmayacaktı.
Hiç de öyle olmadı.
‘Savaş’ yerine ‘Terör’ belası hortlatıldı.
Ülkemiz sağ sol terörünü, bölücü terörü, din odaklı terörü yaşadı. Son olarak fetö terörüyle başkentimizin, Meclisimizin, özel harekât polisimizin üzerine bombalar yağdırıldı.
Bunun neresi kardeşlik anlayışıydı?
Halifelik ayağıyla bizi dinden vurmuşlardı.
Şimdi de kardeşlik ayağıyla resmen zayıflatmaya çalışıyorlar.
Dün esnafın, köylünün kapısı açıktı. Bugün Suriye sınırımızda olduğu gibi yeniden duvarlar örülmeye başlandı.
Çözüm olarak insanın aklına kötüler dünyasındaki nüfus artışına dur demek geliyor.
Çünkü devlet, kendisini oluşturan bireyleri güven içinde yaşatmak zorundadır. 



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder