13 Haziran 2011 Pazartesi

ARTIK BIRAKMALISINIZ

Gülse Birsel, 4 Aralık 2005 günlü Sabah Gazetesindeki köşesinde, sigaradan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. Bu yazıyı okuduğumda sigarayı bıraktığıma bir daha sevinmiş oldum. Gülse Birsel’in ifadesiyle kimseye “püflemeyecek” ve kimsenin olumsuz tepkilerini de almayacaktım.
Usta yazar, sigaralı anısına şöyle başlıyordu:
“Beş altı sene önceydi galiba. Kış ayları. Nişantaşı'nın şık bir kafesinde oturuyoruz. Yandaki masanın önderliğinde, bir "fosur fosur" kulübü kurulmuş, ortam dumanaltı! Ne yediğimi anlıyorum, ne içtiğimi, ne konuştuğumu! Gözlerim karabiber serpilmiş gibi kızarmış ve yanıyor.
Göz ucuyla bakıyorum yan masaya, üç hanım da birini söndürürken ötekini yakıyor. Üstelik özellikle biri, dumanı arkadaşlarının suratına üflememek için, yan tarafa, bize doğru "püflüyor"!
Bir iki kere güldük, baktık, ettik. Anlamazdan geldiler.
En sonunda "Pardon, bizim masaya doğru üflemezseniz, yani biz sigara içmiyoruz da, öksürtüyor" diyecek oldum gülümseyerek, espri yaparcasına bir şirinlikle.
"Aaa pardon yahu" gibi bir cevap beklerken, hanımefendi arkadaşlarına da hava atma fırsatını kullanarak, "E gidin o zaman başka yerde oturun" u patlattı ve arkadaşlarına dönüp sigarasından da bir nefes çekerek "Di mi ama?" şeklinde bitirdi kendine göre "gediğine koyduğu taşı"!
Cevap vermek isterdim. Ama gerek arada çelebiliği tutan kişiliğim, gerek diğer iki hanımın, arkadaşlarının tavrından utanarak bize mahcup gülümsemeleri, gerekse taşı gediğine koyduğunu zanneden hanımefendinin yakın gelecekte karşı karşıya kalacağı muhtelif akciğer ve damar problemleri düşüncesi, kendimi tutmama sebep oldu!”
Gülse Birsel’in bu yazısı, birkaç yıl önce paylaştığım duygularımı yeniden hatırlattı. O yıllarda sigarasız yaşam için, “yaşamın ta kendisi” demiştim.
Başka birileri tarafından rahatsız edilmek..
Ya da başka birilerini rahatsız etmek..
İkisi de çok kötü.
Amacım, negatif elektrikler üreterek çevreye zarar vermek değildir.
Bununla birlikte, o günkü duygularımı yeniden paylaşmakla görevimi yapmanın mutluluğunu duymuş olacağım.
O günlerde sigaraya nasıl başladığımı ve sigaradan kurtulurken neler yaptığımı şu sözlerle ifade etmiştim:
“Kolej bitirme sınavları gelip çatmıştı. Bir sürü dersten sınava girecektik. Süre, bir ay bile değildi. Alt sınıf öğrencileri şimdi çoktan ailelerinin yanındaydı. Özlemimiz büyüktü. Bir yanda memleket hasreti çekiyorken, öte yanda sınav heyecanı her tarafımızı sarmıştı.
Okulumuzun yanındaki atış poligonunun, kapalı spor salonuna dönüştürülmesi işlemleri de o yıllara rastlıyordu. Bütün işçiler Ankara’nın kızgın yaz sıcağında var güçleriyle çalışıyorlardı. Sırtta taşınan kiremitler, çatıda bir bir yerlerini alıyordu.
Abdulhalik hocamızı geçmek zordu. Momentle ilgili soruları bizleri yine terletecekti. Yıl içerisinde kavramların anlaşılması pek mümkün olmamıştı. Dar zamanda ve oldukça sıcak bir ortamda çalışmak gerçekten çok zordu.
Sınav stresi o kadar sarmıştı ki, bir an için “keşke o işçilerin yerinde ben olsaydım” diye içimden geçiriyordum. Ne de olsa onların sınav dertleri yoktu. Akşam olunca her şey bitecek, yeni bir gün için dinleneceklerdi. Oysa ben gün boyu ders çalışacak ve akşam da geç saatlere kadar bu çalışmayı sürdürecektim.
İşçiler, ahenk içinde çalışıyorlardı. Kiremitler, hünerli eller tarafından, bir sıradüzen içinde yerlerini alıyordu. Acaba onlar da, “şu öğrencinin yerinde ben olsaydım” diyorlar mıydı?
Kim bilir?
Ama bir gerçek vardı ki, zaman aleyhimize hızla tükeniyordu.
Cemal, çoktan yatakhane binasının tepesindeki yerini almıştı bile. Yatakhane binası yeni inşa ediliyordu. O bir gökdelendi. Bizden sonraki öğrencilere hizmet verecekti. Kaba inşaatı tamamlanmıştı. İç merdiven yerleri henüz basamak haline gelmemişken bile ve de korkulukları yokken hızla en üst katlara çıkar, gölgelik ve sakin bir ortamda ders çalışırdık.
Cemal, sınıf arkadaşımdı. O zaman ki soyadını beğenmediği için Akademi yıllarında, hukuk dersleri hocalarımızın yol göstericiliğinde “Çağdaş” soyadını almıştı. Gerçekten çağdaş ve edebiyata yakın biriydi.
Şimdi inşaatın en üst katında, elimle koymuş gibi, onu bulabilirdim.
Onunla birlikte sigara da aklıma geldi. Sigara alışkanlığım olmasa bile onun sigarasından içtiğim çok oluyordu. Bu defa kendime bir Bafra alarak gökdelenin en üst katına çıktım. Bafra, jelatinliydi ve o yıllarda filtresizdi. Kitabımın üstünde tuttuğum sigarayı farkeden Cemal’in gözleri ışıldadı.
“Sen çok iyi arkadaşsın” dedi. “Sigaramın bittiğini nasıl da anladın.”
Tek tük sigara içiyordum ama bugüne kadar parayla sigara almamıştım. Cemal de bunu biliyordu. Bu nedenle sigarayı kendisine aldığımı zannetti. Bana da parasını uzattı.
Hiçbir şey söyleyemedim. Sigarayı Cemal’e verdim. Paketi hiç incitmiyordu. Okşar gibi açtı. Bana da ikram etti. Bu defa içmeyeceğimi işaret ettim. Israr etmedi.
Bir sigara çıkardı. Kibritiyle yaktı. O yıllarda kullanılınca atılan çakmaklar henüz yoktu. Sigaranın dumanını içine öyle bir çekişi vardı ki sanki sınavı geçmiş öğrenci gibiydi. Bu keyifli sigara içmesi de etkili olmalı ki ertesi gün kendime bir Bafra alarak inşaat binasının en üst katına çıktım. Bu defa içinden sigara içtiğim için Cemal, kendisine almadığımı anladı. Yorum da yapmadı.
O gün parayla sigara aldığım ilk gündü. Ondan sonra adım adım sigara tiryakileri arasına katılmıştım.
Yıllar önceki ilkokul öğretmenimi hatırladım. Günde şu kadar, ayda bu kadar diye sigaraya harcanan parayı hesaplıyordu. Sigaranın getireceği yan zararları da dile getirerek şu kadar doktor parası, bu kadar ilaç parası diye koca karatahtayı hesapla doldurmuştu.
Aynı öğretmenimi birkaç yıl sonra sigara içiyorken görmem de sigaraya başlama nedenlerinden biri olabilirdi.
Hafta sonlarını geçirdiğimiz mahalledeki kız arkadaşlarımızdan birisinin “çok sigara içiyorsun” diyecek kadar dikkatini çekmiş olmamın bana vermiş olduğu mutluluk da sigaraya başlama nedenlerinden biri olabilir.
Biraz kişisel, biraz da yatılı okulun getirdiği sıkılganlıkla, siviller kadar serbest davranamıyordum. Sigara ile de olsa dikkat çekmek hoşuma gidiyordu. Konuşmak için konu bulamadığımda ya da sıkıldığım bir sırada elimi cebime götürmek, paketten bir sigara çıkarmak, düzeltip dudağıma götürmek, bir defada çakan bir çakmakla yakmak, dumanı içe çekmek ve döndürerek havada savurmak bana güzel gelen davranışlardı. Bazen duman gözümü yaksa da, bunu hiçbir zaman belli etmek istemezdim.
Sigara ile arkadaşlığım tam on beş yıl sürdü. Başladığım yıllardaki mutluluğum, son yıllarda mutsuzluğa dönüşüyordu. Sigaranın zararlarına ilişkin medyadaki haberlerin bana da hitap ettiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Öyle ki kapalı yerlerde sigara içmenin, gelişmiş ülkelerce yasaklanması haberleri ülkemizde de yayılıyordu. Sigara içenler artık, ikinci sınıf insan muamelesi görüyordu.
Üstelik sigaraya bir sürü para ödüyordum. Sağlığıma verdiği zararlar da çabası..
Ama on beş yıllık dosttan ayrılmak o kadar kolay değildi. Duyduğum bazı yöntemleri denemeye başladım. Kül tablasını boşaltmayacaktım. İçine biraz su ilave edip hoş olmayan bir görüntü elde edecektim. Sevimsiz kokusuyla bu durum, sigaradan nefret etmeme neden olacaktı.
Hiç yararı olmadı.
Sonra başka bir yöntem denedim. Mademki hep bir şeyler yenilince sigara içmek akla geliyordu. O halde ben de sadece sabah, öğle ve akşam yemeklerinden sonra birer tane içmeliydim. İsmet İnönü, Vehbi Koç da az içerek uzun ve sağlıklı yaşamadılar mı?
Yoksa “ne fakir ol, ne fukara, yemekten sonra yak bir cigara” esprisinin ne anlamı kalırdı ki..
Ancak birkaç hafta sonra bir öğle yemeği arkasından, bu güzel yemeğin hatırına içilen ikinci sigara bu girişimin de başarısızlıkla sonuçlandığını gösteriyordu.
İlginç bir durumla da bir otobüs yolculuğu sırasında karşılaşmıştım. Orta sıralarda oturuyordum. O yıllarda şehirlerarası otobüslerde sigara içmek yasak değildi. Bir sigara yaktım. Ağzımdan çıkan ilk duman bulutu, nefesimin hızıyla önümdeki koltukta oturan bayan yolcunun başında öbeklenip kaldı. Otobüs içerisinde hava sirkülasyonu da yoktu. Duman dağılmıyordu. Üstelik pencereden süzülen güneş ışığı, duman bulutunu daha da belirgin hale getiriyordu.
Benim iç organlarımdan dolaşıp gelen bu kirlenmiş sigara dumanı, şimdi masum birinin başı üzerinde kümelenmiş duruyordu. Şimdiki aklım olsaydı elimle ya da üfleyerek bu dumanın dağılmasını sağlardım. Ancak hiçbir şey yapamıyordum. Altını ıslatan bir çocuk mahcubiyetindeydim. Hemen sigarayı söndürdüm. Sigara tablasını, biraz da ses yapacak şekilde kapattım. Öndeki bayan, söndürdüğümü bilsin diye..
Aslında bayan her şeyin farkındaydı. Öyle bir yarım bakış baktı ki mahcubiyetim bir kat daha arttı. “Kim bu densiz” dercesine.
Hukuk fakültesini de bitirerek bizim mesleğimizden ayrılıp avukat olan Abdullah Gül ağabeyimiz anlatmıştı. Avukatlık stajı sırasında katıldıkları bir otopside, doktorun, sigara içen bir maktul ile sigara içmeyen maktulün ciğerlerini gösterdiğini belirtmişti:
“Biri kasaptaki kuzu ciğeri, diğeri çamura bulanmış çaput gibi.”
Genç avukat adayı, o gün sigarayı terketmişti.
Ben ne hakla, çaput gibi bir ciğerden süzülüp geçen duman ile bir başkasını rahatsız etmeliydim.
Ama ne yazık ki, sigara bir bağımlılıktı. Bir tiryakilikti. Siz onu bırakmak isteseniz de o sizin yakanızı kolay bırakmıyordu.
Hem sigara içmeye devam ediyordum. Bir yandan da medyada yer alan sigaranın zararlarına ilişkin haberleri ilgiyle izliyordum.
O günlere kadar sigaranın, sıkıntılı günlerimde bana arkadaşlık yaptığını, bazı şeyleri onunla paylaştığımı düşünüyordum. Üstelik keyif de veriyordu.
Ancak bilim adamlarının sigaranın zararlarına ilişkin açıklamaları, bazı günlerin sigara içmeme günü ilan edilmesi, sigarayı bırakma kampanyalarının başlatılması ciddi ciddi ilgimi çekiyordu. Ama hâlâ sigara içmeye devam ediyordum. Çünkü bana arkadaş olduğu için, keyif de verdiği için hâlâ onu faydalı yönüyle görüyordum.
Kampanyalarla birlikte, çeşitli yayınların dikkat çekici bir boyut kazanmasıyla sigaranın zararlarını da düşünür olmaya başladım. Önceleri işin sadece maddi kısmını düşünüyordum. Şimdi sağlık yönünü de düşünmeye başladım.
Bu haliyle yarı yarıya bir düşünce sahibi olmuştum. Parasal ve sağlık yönünden zararlıydı ama bana polislik gibi meşakkatli bir meslekte iyi bir arkadaştı. Ya da ben öyle zannediyordum.
Kararsızdım. Bırakmalı mıydım, devam mı etmeliydim.
O sabahların birinde, erken saatlerde, bir işimin takibi nedeniyle fakülte hastanesine gitmiştim. Sigara içmek aklıma geliyordu ama her defasında, duvarlarda, sigarayı yasaklayan hemşire fotoğrafı karşıma çıkıyordu. Saat on bire kadar sigara içmemiştim. Çıkınca içerim diye düşündüm. Ancak otobüs yakın bir yerdeydi. İneceğim yerde içerim diye düşündüm. Bu defa öğle yemeğine katılacaktım. Yemekten sonra içerim diye düşündüm. Biliyordum ki yemekten sonra daha keyifli olacaktı. Toplumumuzda bununla ilgili bir söylem vardır: “Karınca butu bile yesem, canım bir sigara içmek ister.”
O gün öyle yaptım ve ilk sigaramı saat on üçten sonra içtim. Aslında o saate kadar yarım pakete yakın sigara tüketirken, fevkalade bir zorunluluk olmamasına karşın, hiç sigara içmemiştim. Demek ki olabiliyormuş diye düşündüm.
Zaten bir hareket bekliyordum. Sigara içmemeyi, yüzde 50’lere kadar beynime monte etmiştim. Ama bu düşünceyi, yüzde 51’lere ve daha yukarılara nasıl çıkarmalıydım?
Saat on üçe kadar hiç sigara içmeyişim, yüzde 51 olma yolunda ilk etkendi.
Ardından otobüsteki kadının o manalı bakışını düşündüm.
Sonra bünyemde taşıdığım akciğerimin rengini gözlerimin önüne getirdim.
Ve de sigara gibi küçücük bir ayrıntının, beni toplumda nasıl ikinci sınıf vatandaş durumuna getirdiğini düşündüm.
Günde üç taneye düşürmek, kül tablasına su koymak, sakız çiğnemek, çekirdek yemek hep şekilsel tedbirlerdi. Esas olarak olayı, beyinde çözmek gerekiyordu. Zarar kefesinin ağır bastığına inanıldığında, sağlıklı her beynin yapacağı da budur zaten.
Bir Bakanımızca belirlenen ve 1988 yılına rastlayan bir kampanyayı baz alarak on beş yıllık arkadaşıma veda ettim. Umarım “Çağdaş” kardeşim de bırakmıştır.
Aradan neredeyse bir o kadar yıl geçti. Şimdi hep düşünürüm, akciğerimin rengi nasıldır diye!”
Usta yazar, sigara içerek kendisini rahatsız eden üç hanıma kızmıştı. Onların yakın gelecekte karşı karşıya kalacağı muhtelif akciğer ve damar problemleri yine de onu üzüyordu. (2005)

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder