13 Haziran 2011 Pazartesi

LOZAN-SEVR ANTLAŞMALARINDA AZINLIKLAR KONUSU

Azınlık Kavramı
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre azınlık, bir toplulukta herhangi bir nitelik bakımından ayrı ve ötekilerden sayıca az olanlar şeklinde tanımlanmıştır.
Benzer bir tanıma göre de azınlıklar, farklı etnik kökenleri, dilleri, kültürleri veya dinleri itibarıyla nüfusun geri kalanından ayırt edilen ve sayıca daha az olan gruplar diye tanımlanabilmektedir.
Azınlık kavramı; Hukuk Yoluyla Demokrasi İçin Avrupa Komisyonu tarafından 4 Mart 1991 tarihinde hazırlanan Azınlıkların Korunması İçin Avrupa Sözleşmesi önerisinde şu şekilde tanımlanmıştır. “Bir devletin geri kalan nüfusundan sayıca az olan, üyeleri o devletin vatandaşı olup nüfusun geri kalanından farklı etnik, dini veya dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini veya dillerini koruma iradesini taşıyan bir gruptur.”
Dünyada azınlık kavramı, 16’ncı yüzyılda mutlakıyetçi krallık yönetiminin ortaya çıkışıyla birlikte kullanılmaktadır. Katoliklere karşı Protestanlar, Protestanlara karşı Katolikler korunma isteğinde bulunmuşlar ve azınlık kavramı ortaya çıkmıştır.
1789 yılından sonra ise dinsel azınlıklara bir de ulusal azınlık kavramı eklenmiştir. 1598 tarihli Nant Fermanı gibi tek taraflı fermanlar, 1699 tarihli Karlofça Antlaşması gibi ikili antlaşmalar ve 1856 tarihli Paris Antlaşması gibi çok taraflı antlaşmalardan sonra 1920 yılında Milletler Cemiyetinin kurulmasıyla uluslararası anlamda azınlık koruması dönemi açılmıştır. Bugün azınlıklar konusu Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi kuruluşların güvencesi altında yürümektedir. (Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu, ”Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu” Raporu, Ekim 2004)
Sevr Antlaşması ve Azınlıklar
Osmanlı Devleti azınlıklar sorunuyla en ciddi biçimde Sevr Antlaşmasıyla karşılaşmıştır. Sultan Vahidettin başkanlığında toplanan Şura-yı Saltanat, 22 Temmuz 1920 tarihinde Sevr Antlaşmasının imzalanmasına karar vermiştir. Osmanlı hükümeti adına görevlendirilen Tevfik Paşa, ülke topraklarını bölüp parçalayan bu antlaşmayı imzalamamış, fakat Damat Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hadi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey Sevr Antlaşmasını 10 Ağustos 1920'de imzalamışlardır.
Sevr Antlaşmasına göre, Birinci Dünya Savaşı galibi devletler, Türk vatanını paylaşma amacındadırlar.
Bu antlaşma ile Batı Trakya'nın tümü ile Doğu Trakya'nın Büyük Çekmece yakınlarına kadar olan büyük bölümü Yunanistan'a verilecektir.
İzmir ve bölgesi biçimsel olarak Osmanlı egemenliğinde kalmakla birlikte, bu egemenliğin kullanılışı ve yönetim hakkı da Yunanlılara devredilecektir.
Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan Devleti kurulacak, bu devletin sınırları ABD tarafından saptanacaktır.
Doğu Anadolu'da özerk bir Kürdistan Devleti kurulacak ve bir süre sonra bağımsızlığını tam olarak elde edecektir.
Antakya, Antep, Urfa ve Mardin Fransa'ya verilecektir.
Silifke, Ulukışla, Niğde, Aksaray, Tavşanlı, Balıkesir, Antalya ve Muğla İtalyanlara bırakılacaktır.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları savaşta ve barışta galip devletlerin denetiminde tutulacaktır.
Osmanlı Padişahı ve Osmanlı Hükümeti İstanbul'da kalacak ve burası başkent olmaya devam edecek, ancak antlaşmaya aykırı davranırsa bu hükümler değiştirilebilecektir.
İstanbul’da bir jandarma alayı ile Padişahın muhafız birliği dışında Türk askeri gücü bulunmayacaktır.
Toprakları Kastamonu ili ile Bursa, Ankara ve Sivas illerinin birer parçasından ve halkı üç milyonu aşan kişiden ibaret bir Türk Devleti olacak. Ancak, bu devletin ordusu, bağımsız maliyesi, bağımsız adliyesi ve idaresi olmayacaktır.
Öteden beri Osmanlı Devleti üzerinde kambur gibi duran kapitülasyonlar işlemeye devam edecektir.
Azınlıklar, Türklerden daha fazla haklara sahip olacaklardır. Vergi vermeyecekler, askerlik yapmayacaklardır. Her derecede okul veya sosyal, dini ve buna benzer kuruluşlar meydana getirmekte serbest olacaklardır.
Lozan Barış Antlaşması
Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalandı.
Birinci Dünya Savaşının galip devletleri 13 Kasım 1922 tarihinde yeniden barış masasına oturma istediklerini bildirdiler. Bu defa İstanbul ve Ankara hükümetlerini ayrı ayrı davet ettiler. Amaç Ankara- İstanbul çelişkisi yaratmaktı. Bu durum, Millet Meclisinde tepkiyle karşılandı. 1 Kasım 1922 tarihinde alınan bir kararla saltanat kaldırıldı. Son padişah 17 Kasım tarihinde İngiliz gemisiyle yurdu terk etti.
Lozan Barış Konferansı'nda baş delege olarak Ankara'yı İsmet İnönü’nün temsil etmesi kararlaştırıldı. Adaylar arasında Hükümet Başkanı Rauf Orbay ile Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa varsa da Mustafa Kemal Atatürk, Mudanya Ateşkes Müzakerelerinde başarılı bir grafik çizen İsmet İnönü’nün atanmasını istedi.
Lord Kinros, “Bir Milletin Yeniden Doğuşu” adlı ünlü eserinde İsmet Paşa için şu ifadeyi kullanmaktadır: “İsmet Paşa Lozan’a, içinde derin bir kuşkuyla gitti. Omuzlarına, istemediği bir sorumluluk yüklenmişti. Değil yalnız kendi meslek yaşamı, ülkesinin geleceği de buna bağlıydı.''
İsmet Paşa Lozan’da iki önemli strateji uyguladı:
Birincisi, işgalci devletlerin hasta adam olarak gördükleri Osmanlı Devletinin temsilcisi olmadığını ve konferansa katılanlarla eşit düzeyde olduğunu göstermek.
İkincisi, yeni Türk Devletinin siyasal ve ekonomik bağımsızlığından asla ödün vermemek. (Alev Coşkun, Cumhuriyet Gazetesi, 24.07.2002)
Lozan’da galip devletlerin amacı küçük değişikliklerle Sevr’i onaylamaktı. Kendilerini üstün güç olarak görmekteydiler. Türklerin eşit bir taraf olduğunu ve Anadolu’da Kurtuluş Savaşını kazandığını görmezlikten geliyorlardı.
İsmet Paşa, konferans boyunca önemli strateji uygulamış ve kendisinin de yer aldığı cephe savaşlarında akıtılan kanların bedelini masa başında kaybetmeyi hep reddetmiştir. O, içinden geldiği Kuva-yı Milliye ruhunu tam anlamıyla Lozan’a yansıtabilmiştir. İngiliz delegesi Sir W. Tyrrell, şu ifadeyi kullanmaktadır: “İki çeşit Türk biliyorduk; biri eski Türk, ki öldü. Biri Jön Türk, ki o da artık yok oldu. Şimdi, ötekilerden çok başka bir tip görüyoruz: İsmet Paşa. Bu bizim için üçüncü Türk'ü canlandırıyor. Kişiliği, tutumu konferansı öylesine etkiledi ki, bugün birinci plana geçmiş bulunuyor.''
İsmet Paşa görüşmeler sırasında muhataplarını etkilemeyi ihmal etmemiştir. Türkiye’nin dört yıldan beri yakılıp yıkıldığını, çok ıstırap çektiklerini, kadın, erkek, çocuk olarak vatanı için mücadele verdiklerini, istiklâl aşkıyla dolup taştıklarını dile getirmiştir. Başlangıç konuşmalarından birinde “Bütün medeni uluslar gibi hürriyet ve istiklâl istiyoruz” diyerek kararlılığını belirtmiştir.
Aslında İngiliz tarihçi Arnold Toynbee bu gerçekleri özetler gibiydi: “Hemen hemen her konudaki Türk istekleri, Lozan'da galipler tarafından kabul edilmiştir. Ve dünya, tarihte eşi olmayan bir olayla karşılaşmıştır. Yenilmiş, parçalanmış bir ulusun bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en büyük ulusları ile tam eşit koşullar içinde karşı karşıya gelmesi ve büyük savaşın bu galiplerini dize getirerek her isteğini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydi.”
Lozan Barış Antlaşmasının Önemi
Lozan Barış Antlaşması Türkiye için çok önemlidir.
Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Nutku’nda Lozan’ı şöyle anlatmıştır:
“Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr anlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir.”
Lozan Barış Antlaşması, Türklerin varlığını ve yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletini kabul eden uluslararası bir belgedir. Türk tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Çünkü Batılı Devletler ile Türkiye Devleti arasındaki ilişkiler bu antlaşma ile yeniden düzenlenmiştir. Bu antlaşma ile Batılı Devletler Türkiye Devleti'nin milletlerarası alanda bağımsız, bütün diğer devletlerle eşit, onurlu bir devlet olduğunu kabul etmiş ve artık Osmanlı Devleti'nin sona erdiğini kabullenmiştir.
Türkiye Lozan'da Misak-ı Milli'yi gerçekleştirmiştir.
Antlaşma aynı zamanda, Orta Doğunun en önemli bölgesinde, barış ve güvenliği kurmak ve devam ettirmekle dünya barışına da hizmet etmiştir.
Lozan Barış Antlaşması, Anadolu’nun parçalanmasını ve Türklüğün ortadan kaldırılışını öngören, Anadolu’da dinsel ve etnik ayrıma olanak tanıyan Sevr Antlaşmasının yürürlükten kaldırılmasını sağlamıştır.
Lozan’da kapitülasyonlar kaldırılarak Türk Devletinin, siyasal ve ekonomik bağımsızlığa kavuşmuş olduğu tescil edilmiştir.
Büyük Atatürk’ün önderliğinde kazanılan ulusal kurtuluş savaşı sonunda Batılıların, Türkleri Anadolu’dan atma ve yok etme girişimleri iflas etmiştir.
Silahlı kuvvetlerimizin bağımsızlığı tüm dünyaya kabul ettirilmiştir.
Lozan Barış Antlaşmasında Azınlıklar
Sevr’e göre Çerkez, Abaza, Boşnak, Kürt, Alevi olan herkes azınlık sayılırken Lozan’da sadece gayrimüslimler yani Yahudi, Ermeni ve Rum vatandaşların azınlık olduğu Batıya kabul ettirilmiştir.
Lozan Barış Antlaşmasında Türk heyeti üyesi olan Dr. Rıza Nur’un azınlıklarla ilgili bir tespiti ilginçtir:
“Frenkler bizde ekalliyet (azınlık) diye üç nevi biliyorlar, ırkça ekalliyet, dilce ekalliyet, dince ekalliyet. Bu bizim için gayet vahim bir şey, büyük bir tehlike. Aleyhimize olunca şu adamlar ne derin ve ne iyi düşünüyorlar. Irk tabiri ile Çerkez, Abaza, Boşnak, Kürt’ü Rum ve Ermeni’nin yanına koyacaklar. Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşanları da ekalliyet yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan 2 milyon Alevi’yi de ekalliyet yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi dağıtıp atacaklar. Bu taksimi işittiğim vakit tüylerim ürperdi. Ecnebi devletler bizim ciğerimize pençe atıyorlar. Biraz daha gayret ederlerse Türkiye’deki karıncaları da ekalliyet yapacaklar.” (Sadi Somuncuoğlu, Radikal Gazetesi, 14 Haziran 2004)
Milletler Cemiyetine göre azınlık kavramının etnik, dilsel ve dinsel üç ölçütü varsa da Türkiye, Lozan’da her üçünü de kabul etmemiştir. Yalnız gayrimüslim yurttaşların azınlık olduğunu ve dolayısıyla uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceğini kabul ettirebilme başarısını gösterebilmiştir.
Lozan Barış Antlaşmasına göre azınlıklar konusu 37-45’inci maddeler arasında düzenlenmiştir. Anılan maddeler özet olarak aşağıdaki şekildedir:
Madde 37- Türkiye, bu maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiç bir kanunun, hiç bir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiçbirinin söz konusu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenir.
Madde 38- Türk Hükümeti, Türkiye'de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma, dil, soy ya da din ayırımı yapmaksızın, hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.
Madde 39- Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaşlık haklarıyla, siyasal haklardan yararlanacaklardır. Din ayırımı gözetmeksizin, kanun önünde eşit olacaktır. Herhangi bir Türk uyruğunun dilediği bir dili kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır.
Madde 40- Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumlarını kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.
Madde 41- Genel eğitim konusunda, Türk Hükümeti, Müslüman olmayan uyrukluların çocuklarına ilkokullarda ana dilleriyle öğretimde bulunulmasını sağlamak bakımından kolaylık gösterecektir.
Madde 42- Türk Hükümeti, kişisel durumlarıyla ilgili sorunlarının gelenek ve görenekleri uyarınca çözümlenmesine elverecek bütün tedbirleri almayı kabul eder. Türk Hükümeti söz konusu azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlamayı yükümlenir. Türkiye'deki vakıflarına, din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıkları esirgemeyecektir.
Madde 43- Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmaya zorlanamazlar.
Madde 44- Türkiye, bu kesimin bundan önceki maddelerindeki hükümlerin, Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümlülükler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altına konulmalarını kabul eder.
Madde 45- Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklara tanıdığı haklar, Yunanistan tarafında da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır.
Lozan Barış Antlaşması, azınlıklarla ilgili olarak bu hükümler çerçevesinde imzalanmış ve böylece yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin azınlıklarla ilgili politikası da belirlenmiştir. Maddelerde de görüldüğü gibi Lozan Barış antlaşması ile azınlıklara herhangi bir ayrıcalık tanınmamıştır. Türkiye'deki Rumlar ile Yunanistan'daki Türklerin mübadele edilmesi kararlaştırılmıştır. İstanbul'daki Rumlar ile Batı Trakya'daki Türkler mübadele dışında bırakılmıştır. Türk tabiiyetinden sayılan gayrimüslimlerin kanun önünde eşitliği söz konusu olmuştur. 42’nci madde ile gayrimüslim azınlıklar yararına kabul edilen kişi ve aile hakları, Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girmesiyle önem ve anlamını yitirmiştir. (www.turk-yunan.gen.tr)
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun “İnsan Hakları ve Batı Trakya Türkleri” Konulu Çalışma Toplantılarına Ait Basın Açıklamasına göre Lozan Barış Antlaşması hükümlerinde Türkiye ve Yunanistan’da bulunan azınlıklar bu devletlerin soyundan gelen kişiler gibi medeni ve siyasi haklardan yararlanmada, kamu hizmetlerine katılmada ve kanun önünde eşittirler. Ayrıca, kültürel kimliklerini geliştirebilmek için kendi ana dillerini kullanma, bu dilde eğitim yapma ve hatta yargı organları önünde kendilerini daha iyi savunabilmek için ana dillerini sözlü olarak kullanma hakkına da sahiptirler.
Lozan Barış Antlaşması’na göre Türkiye ve Yunanistan’da bulunan azınlıklar kimliklerini geliştirmenin, sosyal ve kültürel haklarının güvencesi olan dernek kurma, toplanma, okul, din ve hayır kurumları kurabilme ve bunları da bizzat yönetebilme hakkına sahiptirler. Türk ve Yunan hükümetleri, Rum ve Türk azınlıkların yoğun olarak yaşadıkları yörelerde, devlet katkısı ile bu tür hizmetleri üstlenme ve bunlara katkı getirme konusunda da açık yükümlülükler altındadırlar. Bu bağlamda Batı Trakya Türkleri, dini kurumlarının ve vakıflarının yönetimi ve dini liderlerinin seçimi konusunda antlaşmalara aykırı olarak ellerinden alınmış olan haklarının kendilerine iadesini istemektedirler.
Lozan Barış Antlaşması’nın azınlıklara tanımış olduğu haklar, bu antlaşmada açıkça belirtildiği gibi, uluslararası yükümlülükler doğurmakta ve uluslararası bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca, Türkiye ve Yunanistan, antlaşmanın azınlıklara tanımış olduğu haklar konusundaki yükümlülüklere aykırı davranmamak ve bu yükümlülüklere ters düşen ulusal düzenlemeler de yapmama konusunda açık taahhütler altına girmişlerdir. Lozan Barış Antlaşması’nın çok taraflı bir uluslararası antlaşma olduğu dikkate alındığında, bu antlaşmaya taraf tüm devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlülükleri yerine getirmeleri onlar için yalnızca bir siyasal ve hukuksal yükümlülük değil, aynı zamanda insan haklarına da saygının bir gereğidir. (Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu, ”Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu” Raporu, Ekim 2004)
Lozan Barış Antlaşmasında azınlıklar konusunun görüşüleceği ortaya çıkınca Ermeni heyetleri konferansa davet edilmek ve isteklerini kabul ettirmek için yoğun faaliyete girmişlerdir.
Amaçları, sözde "Büyük Ermenistan’ın birer parçası olarak hayal ettikleri Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'yla, denize çıkışı sağlayacak olan Çukurova (Kilikya)'nın kendilerine verilmesi idi.
Ancak Türkiye Devletinin, özellikle Kurtuluş Savaşı mücadelesinde düşmanla işbirliği yapıp ihanet eden ve düşmanla ülkeyi terk edip giden ve yüzyıllarca yaşadıkları ülkeyi bölmek, parçalamak için fırsat kollayan Ermenilerin bu isteklerini kabul etmesi mümkün olamazdı.
Ermenilerin konferansa katılma istekleri Türk heyetinin itirazlarına rağmen 12 Aralık 1922 tarihinde Azınlıklar Alt Komitesi'nde kabul edilmiştir.
Alt komitenin 15-30 Aralık 1922 ve 6 Ocak 1923 tarihlerindeki toplantılarında, Türk heyetinin itirazlarına rağmen, Ermenilerin durumu da dikkate alınmıştır. Ancak Türk delegesi Dr. Rıza Nur, Ermeni delegelerine söz verilmesine itiraz etmiş ve Ermenilerin konuşturulduğu toplantıya katılmamıştır.
Başka bir toplantıda konuyla ilgili söz alan Türk temsilcisi Dr. Rıza Nur kesin bir dille "Ermeni yurdu konusunu Türkiye'nin reddettiğini ve şayet İtilaf Devletleri savaştaki küçük müttefikleri Ermenilere bir yurt vermek istiyorlarsa, bu yurdun Türkiye sınırları dışında aranmasının doğru olacağını" ifade etmiştir.
Lozan’da Batılılar tarafından desteklenen Ermeniler, Türk tarafının yoğun çabaları sonucu konferansa katılamamışlardır. Bunda Batılı devletlerin yeni bir savaşı göze alamamaları ve Ermenilerin asılsız ithamlarının ortaya çıkması da rol oynamıştır.
Sonuç
Lozan Barış Antlaşması Atatürk’ün ifade ettiği gibi bir siyasi zafer eseridir. 101 pare top atılarak kutlanmıştır.
Ancak Antlaşmaya imza atan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord CURZON, İsmet Paşa’ya şu ilginç söylemde bulunmuştur: “Sevr’i çöpe attığımızı zannetmeyiniz, hepsi cebimizde, zamanı gelince hepsini önünüze teker teker çıkaracağız."
Türkiye şimdi çok daha akılcı bir yol izlemelidir. Siyasilerimiz; tarihçilerin, aydınların, strateji uzmanlarının değerlendirmelerinden yola çıkarak Türk Devletinin bekası ve Türk insanının refahı için en uygun kararları alabilmelidir.
Emekli General A.Öner Pehlivanoğlu bu doğrultuda şu görüşleri öne sürmektedir: “AB’ye üyelik sürecinde, AB’nin, Türkiye’den istekleri, AB ülkelerinin, Lozan öncesi Sevr şartlarına dönüş eğilimi içinde olduklarını çağrıştırıyor. AB yetkililerinin söylemlerinde dile getirilen, Lozan şartlarını zorlayan, dinsel ayrıcalıkların sağlanması, azınlık haklarının yeniden tanımlanması, ulus bütünlüğü ile ülkenin bölünmezliğini hedef alan açıklamalar ile Ermeni ve Kürt sorunları, adli ve mali kapitülasyonları çağrıştıran dayatmalar, Lozan öncesi şartları anımsatmaktadır.”
“1923 Lozan Barış Antlaşması, Sevr ile savaşın galipleri tarafından Türkiye’ye dikte ettirilmek istenen şartları reddeden ve uluslararası düzeyde kabul edilmiş bir antlaşma olmasına rağmen, Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi tarafından muhtelif tarihlerde yayınlanan Türkiye hakkındaki rapor ve belgeleri ile AB yetkililerinin beyanlarında ısrarlı olarak Lozan öncesi şartlara dönüşü işaret eden isteklerin dile getirilmesi ulus olarak tedirginliğimizi arttırmaktadır.”
Pehlivanoğlu, ulus olarak yapılması gerekenleri de şu şekilde ifade ediyor: “Lozan’da uluslararası düzeyde onaylanan, bağımsızlık ve egemenlik haklarıyla, siyasi, mali ve adli şartların değiştirilmesine yönelik yaklaşımlar karşısında, Türk ulusu tüm bireyleriyle mücadele etmek, sesini yükseltmek ve duruşunu sergilemek zorundadır. Türk ulusu bunu bir varoluş mücadelesi olarak görmelidir. Bu mücadele, barış içinde, bağımsız ve egemen yaşamaya and etmiş Türk ulusunun ve Türk yurdunun bekası davasıdır. Bu davada, ulus devlet yapımızı ve Lozan’da elde edilmiş olan kazanımların korunması -ihmal edilemez- ulusal görev olarak ortaya çıkmaktadır. AB ile müzakere sürecinde olduğu kadar diğer ülkeler ile ilişkilerimizde, Lozan öncesi şartlara dönüşü amaçlayan yaklaşımlara ancak ulus devlet yapımızı koruyarak ve ulusal bilincimizi canlı tutarak karşı durabileceğimize inanıyorum.”
Osmanlı Devleti zayıflayıp “Hasta Adam” durumuna düşünce işgalci devletler tarafından Sevr Antlaşmasındaki yokedici hükümlerle karşı karşıya kalmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşının kazanılması ile Lozan’da mutlu sona ulaşılmıştır.
Günümüzde Türkiye’ye ve Türk milletine yeniden Sevr’in uygulanmak istendiğini görmekteyiz. Bu da akla yeniden “Hasta Adam mı olduk” endişesini getirmektedir.
Siyasilerimizin, AB hayali ve ABD müttefikliği uğruna Lozan’daki kazanımları bir bir yok ettiği kaygıları yaşanmaktadır.
Türk yurdunun bekası ve Türk ulusunun refahı için dün olduğu gibi yeniden kazanmak durumundayız. Bunun için yeni bir Kurtuluş Savaşına gerek yoktur. Büyük Atatürk’ün ilke ve inkılâpları ışığında hareket etmemiz yeterli olacaktır. (2007)

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder