11 Haziran 2011 Cumartesi

POLİS TEŞKİLATINDA DENEYİMİN ROLÜ

Polis Akademisinden 1976 yılında mezun olmuş ve komiser yardımcısı olarak Gaziantep’te, o zaman ki adıyla Toplum Zabıtası olan Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde göreve başlamıştım.
24 saat görev, 24 saat istirahat esasına göre çalışıyordum. Grupta iki komiser yardımcısı olduğumuz için bir gün nöbetçi komiseri iken diğer gün ekip otosuyla çıkıyordum.
Yaz aylarıydı. Okullar henüz açılmamıştı. Ekipte görevli olduğum bir günün akşamında, Karşıyaka semtindeki açık hava sinemasında Yılmaz Güney ve Melike Demirağ’ın rol aldıkları “Arkadaş” filmi oynuyordu.
Film; konusu ve oyuncuları itibarıyla siyasi içerikli olarak adlandırılıyordu. Birinci bölüm sona ermiş ve ara verilmişti. Ancak ikinci bölüm bir türlü başlamıyordu. Filmin ikinci yarısını oluşturan makara, başka bir sinemadan gelecekti. Seyirciler sabırsızlanmaya başlamışlardı. Bu aşamada ekip olarak haberimiz olmuş ve sinema çevresinde görev almıştık.
Birinci bölüm sonunda verilen ara kadar daha bir süre geçmiş ve filmin ikinci makarası hâlâ gelmemişti. Gerginlik gittikçe artıyordu. Seyircilerin bir kısmı dışarı çıkıp neler olduğu konusunda bilgi toplamaya çalışıyordu.
Bir süre sonra, filmin ikinci yarısına ait makarayı getirmesi gereken görevli, motosikletiyle sinema önüne geldi. Makara yoktu. Önünü kesen karşıt görüşlü birkaç kişinin, makarayı elinden aldıklarını ve filmi parçaladıklarını söyledi. Haberin, içerdekilere de ulaşmasıyla bütün seyirciler sinema alanını boşaltarak topluca caddeye çıktılar. Sayıları 500 kadardı. Belli ki filmin ikinci bölümünü izleyememeleri kendilerini galeyana getirmişti.
Sloganlar atılmaya başlandı. Cadde üzerinde toplanıp, sanki geçen araçlar filmi yok etmişler gibi, otoları yumruklamaya ve tekmelemeye başladılar. Açıkçası bu bağırıp çağırmalar karşısında ne tür bir yöntem izleyeceğimi tam anlamıyla bilemiyordum. Sinemadan çıkan bu grubun, filmin ikinci yarısına el konulduğu için seyredemeyeceklerini anlayınca evlerine gideceklerini bekliyordum.
Durumu telsizle haber merkezine bildirdim. Bir taraftan da oto megafonuyla kalabalığa seslenerek eylemlerine son vermelerini anons ettim. Ancak kalabalık, eylemlerine son verme yerine gittikçe artan bir şekilde arabaları devirme noktasında sallamakta, bazıları uzaktan taş, sopa atmakta, karanlıkta tehlike daha da büyümekteydi.
İlk kez böylesine sıcak bir olayla karşılaşıyordum. Heyecanlanmıştım. Bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Yanlış bir şey yaparım endişesiyle personele herhangi bir emir veremiyordum. Biraz daha kıdemli sayılabilecek personelin gözlerine bakıyordum, şöyle ya da böyle yapalım desin diye. Ancak hiçbir öneri gelmiyordu. Kendilerine titiz, disiplinli ve mesafeli davranmış olmalıydım ki, bir şeyler söylemeye cesaret edemiyorlardı. Ben de onlara, nasıl hareket edeceğimizi soramıyordum.
Çevik kuvvetin geceki tek ekibiydik. Öteki çevik kuvvet personeli, sabit noktalarda nöbet tutmaktaydı.
O yıllarda özel güvenlik teşkilatı kurulmamış, bankalar, kuyumcular, siyasi parti binaları, dernek ve sendika binaları, bazı kuruluşlara ait iş yerleri hep çevik kuvvet polisince koruma altında tutulmaktaydı. Şube müdürlüğünden başka personel gelinceye kadar ekipte mevcut 10 polis memuru ile 500 kadar göstericiyi dağıtmak zorundaydık.
Öteki şubelere ait birçok ekip, nedense toplumsal olaylara pek müdahale etmiyorlardı. Ben rütbe olarak zaten yönlendiremezdim ama onların olaya müdahalesi için telsizden her hangi bir emir de gelmiyordu.
Gece uçuşan taş ve sopalar bazen tehlikeli oluyor ve bazı araçların camları kırılıyordu. İnsanlar, tesadüfen geçmekte oldukları bu caddeden bir an önce kurtulabilmek için akla karayı seçiyorlardı.
Bu sırada il emniyet müdürünün telsizden anonsu duyuldu. Anlaşılan olay yerine geliyordu. Ama sloganların atılması ve arabaların tekmelenmesi devam ediyordu. Taş ve sopalar havada uçuşuyordu. Bir yandan taşlara karşı korunmaya çalışırken, bir yandan da dağılmaları yönünde kalabalığa ikazda bulunuyorduk.
Bu arada karanlıklar arasından bir bekçinin geldiği ve elindeki copla arabaları tekmeleyenlere vurduğunu gördüm. Bütün dikkati arabaları tekmeleyenlerde olduğu için ekip personelini görmüyordu bile. Bölgedeki büyük ağaçlar, elektrik direğindeki ışıkları yer yer engellemekteydi. Bekçi, hızla ve büyük bir gayretle copunu sallıyordu. İlginçti ki cop vurulanlar ve vurulmak üzere olanlar otoları bırakarak kaçışmaya başlıyorlardı. Bu iyi bir hareketti. Bundan cesaret alarak, ekip personeline derhal cop çek emri verdim.
Bütün memurlar aynı şekilde önüne gelen göstericileri kovaladılar. Biraz önce ikazlara aldırış etmeyen grup, şimdi adeta kaçacak delik arıyordu. Artık bacaklarımın titremesi geçmiş ve cesaret bulmuştum. Kovalamaca bir müddet sürdü. Görevlilerimiz, birkaç kişiyi yakalamıştı. Bekçi de, kemerinden tutarak getirdiği birini minibüsün içine bindirdi ve copunu palaskasındaki yerine taktıktan sonra bu iş bitti dercesine üstbaşını düzelterek geldiği yoldan gitti. 40 yaşlarındaydı. Babacan bir görünümü vardı. Biraz ilerdeki karakoldan sloganları duymuş ve olay yerine gelmişti. İş bittikten sonra arkasına bakmadı bile.
Yakalanan 7 kişiyi mıntıka karakoluna götürmek için ikinci bir araç istedim. Bu arada emniyet müdürü geldi. Caddede taşlar, ağaç parçaları ve kırılan camlar vardı. Görünürde herhangi bir yaralanma yoktu.
Kalabalığın tamamen dağıtıldığını gören emniyet müdürünün memnun olduğu her halinden belli oluyordu. Bana ve personelime övgü dolu sözler söyledi. Çok yeni olmama rağmen çalışmalarımı başarılı bulduğunu, bu şekilde sürdürmemi arzuladığını belirtti. Söylenenler hoşuma gitmişti. Ama bekçi gerçeğini dile getirmeyi düşünemedim.
Beklenen araç geldi ve birlikte olay yerinden ayrıldık.
Polis Akademisini yeni bitirmiş bir aylık polis amiri olarak ilk kadrom olan Gaziantep’te göreve başlamıştım. Üzerimde, akademik bakışın ya da akademik görüşün etkisi halen devam ediyordu. Biliyordum ki polislik bir bilimdi. Ancak o gün, bilimden uzakta olan bir bekçinin görev anlayışıyla, polisliğin bir bilim olduğu kadar bir sanat olduğunu da öğrenmiştim. İlerleyen yıllarda bunun çok faydalarını gördüm. Adsız kahraman bekçi sayesinde... (Ekim 2003)

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder