20 Haziran 2011 Pazartesi

ÜNAL ERKAN İLE SÖYLEŞİ

POLİS TEŞKİLATINDA HAKSIZLIK OLURSA POLİS BAŞKASINA HAKSIZLIK YAPMAYI HAK SAYAR DİYE ENDİŞELENİYORUM



Çağın Polisi dergisi bu ay, emniyet teşkilatının yetiştirdiği ünlü devlet ve siyaset adamı Ünal Erkan’ı konuk ediyor.
O’nun polis kolejine adımını attığı 1958 yılından beri yarım asra yakın birikimlerini, tek bir söyleşi ile yansıtmak elbette yeterli olmayacaktır. Üstelik o bir polis çocuğudur. Bu itibarla, polislikle ilgili izlenimleri yarım asırdan da fazladır. İşte bu birikimi, sınırlı başlıklarla da olsa şimdinin nöbetçileriyle paylaşmak istedik.
Aslında bizim konuştuğumuz her bir konunun, ileride tek tek ele alınması en uygunu olacaktır.
Polis akademisini bitirince kura çekimi ile atanacağı il Adana idi. İki arkadaşından Bursa çeken İstanbul’u, İstanbul çeken de Adana’yı istiyordu. Kendileri için yer farkı yoktu. İki arkadaşını da mutlu etmek için “becayiş’e katıldı ve Bursa’ya gitmeyi kabul etti. O artık, mesleğimize ilk adımını atarken dahi duygularıyla başkalarına hayat veren biriydi.
Polislik çatısı altında geçen otuz yılın içine Ankara ve İstanbul gibi iki büyük ilin emniyet müdürlüğü görevlerini sığdırdı.
Sonra Edirne valiliğine atandı
Ardından emniyet genel müdürü olarak, polislik çatısının en üst yöneticiliğine getirildi.
Ülkenin zor günlerinde olağanüstü hal bölge valiliği görevinde bulundu.
1964 yılında İnegöl ilçesinde aldığı bayrağı, başta Konya, Edirne, İstanbul, Ankara olmak üzere il il taşıdı.
İller yetmedi. Şanlı bayrağımızı Bölge Valiliğinde taşıdı.
Son olarak da Ata’mızın kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisinde milletvekili olarak görev aldı. Bayrağımızı bu defa da Devlet Bakanı olarak taşıdı.
Polis koleji ve polis akademisi mezunu olarak, ilk Ankara emniyet müdürü, ilk İstanbul emniyet müdürü, fiilen görev yapan ilk vali, ilk emniyet genel müdürü, ilk olağanüstü hal bölge valisi ve ilk bakan O’ydu.
Biz Sayın Bakan’ımızı öncelikle, kronolojik bir tarih sıralamasıyla, özet olarak tanıtmayı uygun gördük:

1942: Erzurum’da doğdu.
1958: Polis kolejine girdi.
1964: Polis akademisini bitirdi.
1980: Ankara emniyet müdürü,
1984: İstanbul emniyet müdürü,
1988: Edirne valisi,
1991: Emniyet genel müdürü,
1992: OHAL bölge valisi,
1995: 20’nci dönem milletvekili,
1996: 53’üncü hükümette devlet bakanı oldu.
Ama güzel olan, O’nu kendilerinden dinlemekti.
O, birikimlerini, belki de bir kitap hacminde ileriki yıllarda kamuoyuyla paylaşacaktır. Biz şimdi, dergi hacminde de olsa bizimle paylaştığı için kendilerine şükranlarımızı, saygılarımızı sunuyor ve daha yakından tanımaya başlıyoruz:
EROL ÖZDEMİR: Sayın Bakanım, bize polis koleji öncesindeki Ünal ERKAN’ı anlatabilir misiniz?
Ben polis memuru çocuğuyum. Babam Mustafa Erkan, İstanbul Yıldız polis okulunda eğitim gördükten sonra teşkilatımızın çeşitli birimlerinde görev almış, son olarak Emniyet Genel Müdürlüğünde, bugün İstihbarat Daire Başkanlığı olarak anılan Önemli İşler biriminde çalışmıştır.
Ankara’da, Altındağ Atıfbey mahallesinde oturduk. Evimiz kiralık bir gecekonduydu. Ama derli topluydu. Güzel bir bahçesi vardı. İki oda bir salonuyla kimseye muhtaç olmadan geçinip giderdik.
Altı kardeştik. Beş erkek, bir kız. Benden büyük iki ağabeyim vardı. Geçim şartları kolay değildi. Bir takım zorluklarımız vardı. Zaman zaman büyüklerimiz, çocukların bir takım itirazlarını görünce “baba olunda o zaman anlarsınız” derlerdi. Şimdi ben de babamı çok iyi anlıyorum. O dürüst bir insandı. Bize hep dürüst olmayı, hakkı hukuku bilmeyi telkin etmiştir.
EÖ: Çocukluğunuzla ilgili aklınıza gelen bir anıyı bizimle paylaşmak ister misiniz?
Her çocuk gibi mahallede top oynardık. İki ağabeyim ve ben. Ama babamız top oynamamızı istemezdi. Düşünce ya pantolonumuzun dizi yırtılıyor, ya da ayakkabımızın altı açılıyordu. Bu da ekonomik zorluklar içindeki ailemize ek sıkıntı getiriyordu. Şimdilerde anne babalar bizzat çocuklarının ellerinden tutarak bir kulübün alt yapısında spora başlatıyor.
Babam fedakâr bir insandı. Tatil günlerinde ayakkabılarımızı tamir ederdi. Pençe yapmak için aldığı malzemeyi akşamdan suya koyardı. Sonra örsüyle, çekiciyle ve diğer malzemeleriyle dikiş yaparak, gerekirse çivi kullanarak ayakkabılarımızı yenilerdi.
KARA LASTİĞİN İÇİNE KAR SUYU GİRDİ Mİ AYAKLARIM SIZLARDI
Bütün bunlara rağmen ayakkabılarımıza fazlaca zarar vermiş olmalıyız ki bize Soğukkuyu lastiği aldı. Preste ve ucuz olarak üretilen bu kara lastikler ucuzdu ve fakir insanlar bu ayakkabıları giyerlerdi. Top oynadığımız bir gün kara lastiğin altı topuğuna kadar yırtıldı. Evde söyleyemezdim. İnce bir kablo teliyle yırtılan yeri diktim ve bir süre öylece giydim. Yağmurda ya da kar eridiğinde ayakkabının içine buz gibi su girdiğinde ayaklarımın sızladığını hiçbir zaman unutamam.
Sonraki yıllarda Olağanüstü Hal Bölge valiliğim sırasında yörede yaşayan çocukların veya büyüklerin ayaklarında o lastikleri görünce aynı sızıyı duydum. Ayaklarının iliklerine kadar üşüdüğünü, sızladığını hissettim. İşte onun için arabamda bulundurduğum muflonlu bot ayakkabılar ile muflonlu kabanları bu durumdaki çocuklara verirdim. Devletimiz bu ve benzeri ihtiyaçları karşılamamız için çok iyi bir bütçe vermişti. Buna benzer dağıtımları fakir bölgelerimizdeki okullarda da yapardım. Öğrenciler başta olmak üzere dağıttığımız bot ve parkaların sayısı yüz binleri bulmuştur. Babam o kara lastikleri almasaydı bu gerçekleri anlamam zor olabilirdi. Onun çekicini, örsünü, kerpeten ve pensesini bir anı olarak hâlâ saklarım.
EÖ: Biraz da polis koleji ve polis akademisi sıralarındaki döneminizden söz eder misiniz?
Babam, ailede, kendi mesleğinden biri olsun istemiş olmalı ki, benim polis koleji sınavlarına katılmamı sağlamış oldu. 1941 yılında ilk mezunlarını veren polis koleji 1950’lerde kapatılmıştı. Sonra tekrar 1958 yılında açılınca, biz yeni başlayan dönemin ilk öğrencileri olduk. Aslında önceleri 10 dönem mezun vermişti. Bu nedenle bizim 11. dönem olarak adlandırılmamız gerekir. Bir başka deyişle ikinci açılışın birinci dönemi.
Yapılan sınavlarda başarılı oldum ve baba mesleğini devam ettirdim. Şimdi benim çocuklarımdan değil, ama kardeşlerimin çocuklarından baba mesleğini devam ettiren aile bireylerimiz vardır.
Bizim dönemimizdeki öğrenci sayısı 54 idi. Çok seçme bir sınıfımız vardı. Ülkenin çeşitli yerlerinden gelmiştik. Birbirimize çok tutkunduk. Herkes kendi bildiğini arkadaşının da bilmesi gerektiğini düşünerek birbirine öğretirdi. Sınıf arkadaşlığı o kadar kuvvetliydi ki bildiklerimizi birbirimize aktarmak için hepimiz çok ciddi bir gayret içindeydik.
BİZİM DEVRENİN ÜST SINIFI YOKTU
Yönetici kadromuz çok iyiydi. Okulun uzun süre kapatılmasından sonra yeniden açılışı ağabeylerimizde büyük sevinç yaratmıştı. Adlarını şükranla andığım Ali Tanrıkulu, Nazım Gürtekin ve Rafet Erdoğan Beylerin büyüklüklerini şimdi daha iyi fark ediyoruz. Bizim üst sınıflarımız olmadığı için onları birer ağabey olarak görüyorduk. Mütalaalarda, teneffüslerde onlarla sohbet eder, daha geniş zamanlarda birlikte futbol oynardık.
Ben sınıflarımı hep doğrudan geçtim. İlk 15-20 arasında bir öğrenciydim. Sınıfta iyi not tutardım. Hocalarımı iyi dinlerdim. Dersi sınıfta öğrenirdim. Ayrıca çalışmama gerek kalmazdı. Birbirimize daha yakın beşli bir grubumuz vardı: Recep Ordulu, Çetin Silahşor, Erol İnce, Tuncer Meriç ve ben. Genellikle benim tuttuğum notlardan ders çalışırdık. Ama ilk dereceleri İlhan Lostar, Turan Genç, Hakkı Kaplan gibi arkadaşlarımız paylaşırlardı.
EÖ: Sayın Bakanım, mezuniyet sonrası ilk görev yeriniz neresiydi? İlk atamanız kura ile mi yapılmıştı?
1964 yılında, o zamanki adıyla polis enstitüsünü bitirdikten sonra, ilk görev yerim Bursa oldu. Atamalar kura ile yapılmıştı. (1937 yılında eğitime açılan polis enstitüsü, 1941 yılına kadar bir yıl, 1960 yılına kadar iki yıl, 1980 yılına kadar üç yıl eğitim vermiştir. 1980 yılından itibaren dört yıllık eğitime başlamış ve 1984 yılında polis akademisi adını almıştır. 2001 yılında ise bünyesinde güvenlik bilimleri fakültesi, güvenlik bilimleri enstitüsü ve polis meslek yüksekokulları bulunan bir üniversiteye dönüştürülmüştür. E.Ö.)
Bursa’ya üç arkadaş atanmıştık: Hüseyin Kaplan, Çetin Silahşor ve ben.
Birlikte emniyet müdürü Şefik Barlas’a çıktık. Yaşlı ama başarılı, disiplinli bir müdürdü. Bize önemli nasihatlerde bulunduktan sonra iki arkadaşımı Gemlik ve Kemalpaşa’ya, beni de İnegöl ilçesine göndereceğini söyledi.
Gemlik ve Kemalpaşa’da başkaca rütbeliler vardı. Ama İnegöl’deki tek komiser yardımcısı başka bir yere atandığı için ben İlçe Emniyet Amirliğine vekaleten bakacaktım. 33 bin nüfuslu ve çok hareketli bir ilçeydi. Yol üzerinde önemli bir merkezdi. Ben sabaha karşı saat beşe kadar görevde kalıyordum. Dolayısıyla saat 11’de yapılması gereken asayiş saatine katılamıyordum. Deneyimli, babacan ve anlayışlı bir kaymakamımız vardı. Görüşülecek konuları daha sonraki saatlerde görüşüyorduk.
EÖ: Sayın Bakanım, askerliğinizi nerede yaptınız?
Askerlik görevime yedek subay olarak Polatlı’da başladım. Sonra Erzurum’da tamamladım. Polatlı’da birlikte olduğum arkadaşım Ali Akan ile Erzurum’da da beraberdik.
EÖ: Askerlik sonrası görev yeriniz neresi oldu?
Askerlik dönüşü bizi, Emniyet Genel Müdürü Hayrettin Nakiboğlu’nun makamına çıkardılar. Aynı devreden dört arkadaştık. Yahya Soy, Tuncer Meriç, Ali Akan ve ben.
Genel müdürümüz, bizi onore edici sözler söyleyip kısa bir konuşma yaptıktan sonra “atamalarınız ile ilgili olarak ne istersiniz” diye sordu. Arkadaşlarımdan üçü ailevi nedenlerle Ankara’da kalmak istediklerini söylediler. Ben kadroya çıkmak istediğimi, Ankara dışı neresi olursa orada çalışabileceğimi söyledim. Sayın Nakiboğlu omuzumdan tuttu. “Seni sonra kadroya göndereceğim” dedi. Sonra hepimizi “Önemli İşler” birimine gönderdi. Turhan Şenel oranın henüz müdürü olmuştu. Daha önce Haşim Aytural, Renan Gürman, Mustafa Yiğit, Mehmet Ergin, Necat Önürme ağabeylerimiz bu birimde çalışmış ve bu birimin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Her biri kendini yetiştirmiş, işini iyi bilen, çok okuyan, bilgili ve deneyimli idarecilerdi.
Ayrıca başkomiserler Ahmet Öge, Halil Özdemirel, Enver Öğütveren vardı. Onlar istihbarat teşkilatı için kolay bulunur elemanlar değildi. Ahmet Öge, MİT’ten kalan emniyet müfettişliği kadrolarına daha uzun hizmet etsinler diye verilenlerdendi. Ben onun yanında göreve başladım. İlk altı aylık süre içinde bol bol okuduk. Ama gerekli olduğunu sonradan anladığımız her şeyi okuduk. Görevli olduğumuz masa ile ilgili biriktirilmiş gazete kupürlerini de bu süre içinde okuduk. O zaman kızardık. Faydasını, gereğini sonradan anladık. İşe alfabeden başlamak gerekirmiş.
Özetle istihbarat biriminde çok önemli ve çok deneyimli bir kadro ile çalıştık. Ve o kadro bizi hiç kıskanmadan yetiştirdi. Bildiklerini bize öğrettiler.
O ZAMANLAR ÜÇLÜ KARARNAME VARDI
İstihbaratta şube müdür yardımcılığına terfi ettiğimde Ankara Emniyet Müdürlüğü kadrosuna tayinim çıktı. O zamanlar emniyet amiri ve daha üst rütbeliler üçlü kararname ile (İçişleri Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı imzasıyla) atanırdı. Üçlü kararname, insanları atamada daha derli toplu düşünmeye sevk ediyordu. Bir ilçeye emniyet amiri atadığınızda hemen yeri değiştirilemiyordu. Şimdi daire başkanına kadar tek bir imzayla atama yapılması düşündürücüdür.
Ankara emniyet müdürlüğünde narkotik hizmetlerinde çalışmaya başladım. Valimiz Durmuş Yalçın’dı. Bana Ankara’da uyuşturucu olup olmadığını sordu. Var olduğu yönünde görüşümü bildirdim. Bana o yönde görev verilirse elimden geleni yapacağımı ifade ettim. Sonuç olarak bu imkân tanındı ve ben 1974 ve 1975 yıllarında narkotik şube müdürlüğü yaptım. İşlerimiz iyi gitti. Ankara’da gençliği zehirleyen ve zehrin geniş alana yayılmasını sağlayanlara karşı arkadaşlarımla bir yıl görev yaptım.
MİNİBÜSLER SİYAH BEYAZ OLDU

Sonra asayiş şube müdürlüğü yaptım. O zaman ki adı 2. şube müdürlüğü idi. Çok önceleri Ankara’da asayiş ekipleri oluşturulmuştu. Ama sonra zafiyete uğramıştı. Korkut Özal içişleri bakanıydı. Ben asayiş ekiplerini yeniden kurmak istiyordum.
Bu konuda bir proje hazırladım. Bu projeye göre etap etap 90 asayiş ekibi oluşturacaktık. Bize minibüs gönderdiler. Bu minibüslerde belirgin bir renk yoktu. Birlikteliği sağlamak için minibüsleri siyah beyaz renklerle boyamayı uygun buldum. Ben Beşiktaş kulübünün üyesi ve taraftarı olduğum için Beşiktaş’ın renklerini aldı diye meseleye yaklaşanlar oldu.
Sonra iktidar değişikliği oldu. Bu iktidar değişikliği ile Bursa’ya tayinim çıktı. Hemen sonrasında da merkeze atamam yapıldı. İki yıl kaldığım merkez görevinde bol bol gazete kitap okudum, radyo dinledim. Televizyon programlarını takip ettim. Memleket meseleleri üzerinde bilgi edinmeye, mesleki gelişmelerden kopmamaya, suç türleri üzerinde bilgi tazelemeye gayret ettim.
1979 sonu merkezde emniyet müdür yardımcılığı rütbesine yükseldim. Ankara’daki bu görevimi sürdürmekte iken, İstanbul emniyet müdür yardımcılığına tayinim çıktı. 1980 öncesiydi. İstanbul, teröristlerce bombalı ve silahlı eylemlere sahne oluyordu. Her gün onlarca ölü ve yaralı vardı. Görev kutsaldı. Gittim ve bir yıla yakın İstanbul emniyet müdür yardımcılığı görevi yaptım. Nevzat Ayaz valimiz, Şükrü Balcı emniyet müdürümüzdü. Siyasi hizmetler ve asayiş hizmetleri, ekiplerle birlikte bana bağlıydı. Kadromuz çok iyiydi. Meslektaşlarımızla omuz omuza vererek asayişi sağlayıp halkı bu manada rahatlattık.
EÖ: 12 Eylül harekâtından bir hafta önce, İstanbul emniyet müdür yardımcılığından terfian Ankara il emniyet müdürü olduğunuzu biliyoruz. Bunun öyküsünü sizden dinleyebilir miyiz?
Bir akşam Anadolu yakasında bir operasyon çalışmamız vardı. Bu operasyonla ilgili çalışmalarımızı sürdürürken emniyet müdürü özel kaleminden telefonla aradılar. İçişleri Bakanı Orhan Eren, Vali Nevzat Ayaz ve Emniyet Müdürü Şükrü Balcı beylerin de katılacağı yemekli bir toplantıya benim de beklendiğimi bildirdiler. Yürüttüğümüz çalışma dolayısıyla bu yemeğe gidemeyeceğimi bildirdim.
Başarılı geçen operasyon gece saat üçe kadar sürdü. Polisevinde kalıyordum. Zira o zaman ki maaşımla evi İstanbul’a taşıyamamıştım. Polisevine geldiğimde Rüştü Ünsal ağabeyimi gördüm. Rüştü Ünsal ağabeyim, önceki yıllarda Balıkesir, Ankara ve İzmir emniyet müdürlükleri yapmış ve emekli olmuş değerli bir büyüğümüzdü. O saate kadar beni beklemişti. Yemeğe neden gelmediğimi sordu. Operasyon nedeniyle görevde olduğumu ifade ettim. Gece boyunca bir çok kere benden söz edildiğini, konuşmalardan anladığı kadarıyla, Bakan beyin beni Ankara Emniyet Müdürü olarak atamayı düşündüğünü söyledi.
Ertesi gün emniyet müdürü Şükrü Balcı ile görüştüm. “Bakan bey seni Ankara için istiyor” dedi. İki gün sonra da kararnamem çıktı. Henüz 38 yaşında Ankara emniyet müdürü olmuştum. Artık daha çok insana, daha çok meslektaşıma karşı sorumluluğum vardı.
EÖ: Ankara emniyet müdürlüğünden sonra, sırasıyla İstanbul İl Emniyet Müdürü, Edirne Valisi, Emniyet Genel Müdürü ve son olarak Olağanüstü Hal Bölge Valisi olarak görev yaptınız. Bu görevlerinizin büyük bir kısmı, bölücü terörün yoğun yaşandığı yıllara rastlamaktadır. Kuşkusuz her bir göreviniz ayrı bir söyleşiyi gerektirebilir. Ancak başlıklar halinde de olsa, genç meslektaşlarımıza örnek olacağı için, bu başarınızın sırlarından söz eder misiniz?
Ben çok başarılıydım diye bir değerlendirmede bulunamam. Bu değerlendirmeyi kamuoyu yapabilir. Ancak şunu söyleyebilirim ki, başarılı olmanın ilk koşullarından biri planlı çalışmak ve personel arasında uyumu sağlamaktır.
Personelimle hep beraber oldum. Onları hep ciddiye aldım. Şurası bir gerçektir ki, personele tepeden bakan kendisine tepeden bakmış olur.
Herkesin fikrine saygı duymak gerektiğine inanırdım. Birçok konuda onların fikirlerini alırdım.
İl emniyet müdürü olduğum zaman büroda oturmazdım. Miting yapıldığı zaman izleme merkezinde durmazdım. Görev mahallinde arkadaşlarımla birlikte olurdum. Hatta bir gün önceden, arkadaşlarımla birlikte olay yerinde egzersiz yapar, bir gün sonra da onlarla beraber mitingin değerlendirme ve özeleştirisinde bulunurdum.
Personelimi çok gezerdim. Karakolların polis merkezlerine dönüştürülmediği yıllarda Ankara ve İstanbul’da çok sayıda karakol vardı. O zaman İstanbul’daki bu sayı 150 idi. Hepsinin defterlerinde birkaç imzam vardır. Bununla iki şey amaçlıyordum: Hem o semtin özellikleri hakkında bilgi edinecektim, hem de personelimin ne durumda olacağını görecektim.
Personelin özel yaşamında ya da hizmet sırasında bir sıkıntısı varsa onu ben dinleyeceğim. Polisin derdini ben bileceğim.
Memur, çocuğunun sünnet ettirecek, ama parası yok. Sünneti birileri değil, biz yaptıracaktık.
Eşi hasta bir memur, onu tedavi ettiremiyorsa moral olarak göreve hazır olamaz. O dönemde sosyal hizmet birimlerimiz yoktu. Doktor arkadaşlarımızdan rica eder, bu tür konularla bire bir ilgilenirdik.
Yani memurun çalışma şartlarını iyileştireceksiniz, derdine çözüm getireceksiniz. Sonra görevde nasıl istekli ve başarılı olduğunu göreceksiniz.
PERSONEL ARASINDA SEVGİ FARKI OLMAYACAK
Başarılı olmanın ön koşullarından biri de dürüst olmaktır. Gerçi yasalarımız dürüst olmamayı suç saymıştır ve inancımız da yasalar gibi, dürüst olmayı emreder.
Dürüstlüğü zedelenenden yani el açandan hizmet dahil hiçbir konuda hayır gelmez.
Birbirimize el uzatacağız. Dürüst ve düzgün olacağız. Hiç yalan söylemeyeceğiz. İşimizin başında olacağız. Verdiğimiz emirleri takip edeceğiz.
Bekçi ile en yukarıdaki emniyet müdür yardımcısı arasında rütbe farkı vardır ama sevgide tüm personeli evlat gibi düşünüp onlara baba sevgisi ve disipliniyle yaklaşılmalıdır. Onların mesleklerini sevmelerine, işlerini severek yapmalarına yardımcı olunmalıdır.
Akşamları, ailece, bir tiyatroya ya da bir kebapçıya gitmek herkesin özlemidir. Sadece ben değil, bütün arkadaşlarımın bu özlemi yaşadıklarını biliyorum. Zira önce işinizi düşünmezseniz başarı şansınız zayıflar.
Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinden emekli olduktan sonra, üniversite öğrencisi çocuğumun “baba, çok şükür beraber yemek yiyoruz” sözleri oldukça anlamlı olsa gerek.
İŞ Mİ? YEMEK Mİ?
Başarılı olmanın bir diğer koşulu da işi sevmektir. İş mi, yemek mi tercihinde, işi, birinci sıraya almak gerekir. Yemek uygun bir zamanda da yenilir. Ama bizim işlerimizin çoğu zaman kavramıyla bağlantılıdır. Birazcık gecikme, onarılması güç sonuçlar doğurabilir. Bu da bizim başarı oranımızı azaltır.
İş ve yemek konusuyla ilgili bir anımı aktarayım:
İstanbul’da, bir ramazan gecesi, Gayrettepe’deki hizmet binamızda bir operasyonla ilgili olarak çalışıyoruz. Kardeş haberalma hizmet birimlerinin üst düzey yöneticileri de var. İşimiz epeyce uzadı. Hepimiz oruç tutuyoruz. Sahura çok az vakit var. Aklıma deniz şube müdürü Şakir Bey geldi. Şakir Koç kardeşim daha sonraki yıllarda şehit oldu. O saatte Karaköy’de yiyecek bir şeyler bulunabilirdi. Telefonla görüştüm. Karaköy’e indik. Ekmek, peynir, börek türü kahvaltılık hazırdı.
Henüz ekmekleri elimize alıp lokma haline getirmiştik ki ezan okunmaya başladı. Elimiz yere düştü. Sonra ben devam ettim. ‘Arkadaşlar ezan devam ediyor, yemeğinizi yiyin’ dedim. Ezan bitinceye kadar yemeye devam ettik. Tabii, İstanbul’da ezan da hemen bitmez. Çünkü çok sayıda cami var. Acele olmak üzere bir şeyler yedik. Böylece işi öne aldık, yemeği sonraya.
EÖ: Uzun yıllar süren yürütme alanındaki bu hizmetlerinizden sonra yasama alanında hizmet verdiniz. Milletvekili oldunuz. Bakanlık yaptınız. Yürütme alanındaki yaptığınız görevler sırasında karşılaştığınız problemlerle ilgili olarak, yasama alanında ne tür hizmetlerin yerine getirilmesinde bulundunuz? Ya da başlayıp da bitiremedikleriniz var mı?
Bu soru bana şunu hatırlattı: Seçim öncesindeki propagandalar sırasında televizyonda spikerler adaya sorarlar: “Parlamentoya gidince ne yapacaksınız.” Adaylar da; “yeşili şöyle yapacağız, denizleri böyle koruyacağız, işsizliğe çare bulacağız” türünden beyanat verirler. Bunların çoğu boş sözlerdir.
Tabii ki, bir milletvekili olarak hangi tür yasalar yapılacağı konusunda çalışmalar yaparsınız. Önergeler verirsiniz. Gündem dışı konuşmalar isteyebilirsiniz. Ama bunların hiç biri, iktidar partisinin yöneticileri tarafından tasvip edilmiyorsa önem arz etmez.
Demokrasilerde siyasi partiler etkili olmalıdır. Partilerde, parlamenterlere daha geniş demokratik hak, demokrasiye uygun düşecek daha çok katılım imkânı tanınmalıdır. Ayrıca partiler etkili olacaksa bu, geniş siyasi yelpazedeki partililerin katılımı ile olmalıdır. Ama görülmektedir ki bizim sistemimizde hükümet arzu etmiyorsa parlamentodan kolay kolay bir kanun geçmez.
Partilerde genellikle genel başkanlar partiyi yönetir. Buna toplumumuz da alışmıştır. Kimse, “neden sadece genel başkanın dediği oluyor” demez. Genel seçimlerde, milletvekili adaylarının hangi sırada yer alacaklarına, özellikle ilk sıralar için genel başkan, alt sıralar için genel başkana çok yakın bir veya birkaç yönetici karar verir.
Bu durum zaman içinde değişmelidir. Bir kişinin aklı ile zamanımızda bir küçük bakkaliye bile yönetilmemektedir. Kolektif akla ve katılıma ihtiyaç vardır. Eğer genel başkanlara ya da başkaca görevlendirilmiş kişilere, temsil ve karar konusunda bir takım haklar verilmemişse, yetkileri, yetkililer kullanmalıdır.
Elbette partilerde, parti içi disiplin olması gerekmektedir. Aksi takdirde kaos olur. Ama öte yanda, parti içi demokrasi, bir kişinin sözünün geçeceği ortamı yaratmamalıdır. Yani kırk kişilik bir kurul, yetkili olarak bir konuda karar verecekse, kırk kişi karar vermelidir. Seçilmiş olanlar, iradelerini kolay kolay devretmemeli ve bizzat kendileri kullanabilmelidirler.
PARLAMENTODA KONUŞMALAR YAPTIM
Zaten parlamentoda istediğiniz zaman kürsüye çıkıp konuşamazsınız. Üst yönetimle aranız iyi değilse parti ya da grup adına konuşma hakkı vermeyebilirler. Bu biraz da sizin gündemdeki konu hakkındaki tavrınıza bağlıdır.
Bazen bir takım konuları empoze etmek isteyebilirler. Kabul etmezsiniz. O zaman da konuşacak kişi siz olmazsınız.
Gündem dışı konuşmaların süresi ancak beş dakikadır. Ayrıca her zaman için yazılı ve sözlü önerge verme hakkı vardır.
Parlamentoda daha faydalı olmak adına bir takım katkılarınız, önerileriniz olur. Bir çoğu dikkate alınmaz. Dikkate alınacağı varsayımıyla bu konudaki çabalar devam ettirilmelidir.
Parlamentoda olduğum dönemde grup adına 7-8 konuşma yaptım. Birkaç da gündem dışı konuşma.
Siyasi alanda daha da gelişebilmemiz için, belli bir süreye ihtiyacımız olduğunu söyleyebilirim.
Bu konuda verilen her uğraş, daha demokratik bir ortamın doğmasına vesile olacaktır. Yarınların daha demokratik olacağını düşünüyorum.
EÖ: Bütün görevlerinizi, “hizmeti bir ibadet anlayışı ile” yerine getirdiğinizi biliyoruz. Özellikle olağanüstü hal bölge valiliğiniz sırasında dağlarda, tepelerde dolaştınız. Çoğu zamanınız yöre insanıyla birlikte geçti. Güvenlik güçleriyle halk arasında çok iyi düzeyde bir iletişim sağlayarak ilişkileri geliştirdiniz. Bugün bu diyalogun daha da geliştirilmesi için polisimiz nelere dikkat etmelidir?
Öncelikle şunu söyleyeyim. Yapmakta olduğumuz ve yapacağımız işte başarı, halkla yapılacak birliktelikten geçer diye değerlendiriyorum. Halk ile sağlıklı bir ilişki içinde olmayan hiçbir meslek mensubunun başarılı olma şansı yoktur.
Halkla ilişkiler her hizmet birimi için ayrı bir önem ifade edebilir. Ama polislikteki halkla ilişkilerin yeri her zaman önemlidir.
HALKIN PROBLEMLERİNİ ÇÖZMEK İÇİN VARIZ
Polislikte halktan hiçbir zaman kopmayacaksınız. Halkla görüşeceksiniz, halkı dinleyeceksiniz. Kahvede, manavda, işyerinde… Ama mutlaka dinleyeceksiniz. Halkı dinlemezseniz, yapacağınız işi bilemezsiniz.
Bölge valiliğim sırasında hep düşünmüşümdür:
Neler yapmalıyız ki, terör örgütünün palazlanmasının önüne geçelim?
Terörü nasıl geriletip, devlet otoritesini kuvvetlendirelim?
Terörü, bu milletin başına bela olmaktan nasıl çıkaralım diye.
Halk olmazsa terörle mücadelede zafiyet olur.
Kısaca halka gideceksiniz. Halkın gelmesine imkan vereceksiniz. Gelen mektupları okuyacaksınız. Halkı anlayacaksınız, halkı duyacaksınız.
Onların problemlerini öğrenip çözüm üreterek daha iyi yaşam koşulları hazırlayacaksınız. Bu bizim görevimizdir. Varlığımız onlara hizmet için değil mi?
EÖ: İş koşullarının ağırlığı, aile fertlerinin sağlık sorunlarıyla yeterince ilgilenememe ve ücret yetersizliği polisin en belirgin sorunlarındandır. Bütün bunlar ciddi bir stres kaynağıdır. Bunlarla bağlantılı olarak cinnet ve intiharlara polislikte sıkça rastlanmaktadır. Bu güne kadar ki tecrübelerinizden yola çıkarak genç meslektaşlarımıza neler önerirsiniz?
Genç meslektaşlardan önce, onlara daha sağlıklı hizmet ortamı sağlamak için elbette söylenecek şeyler vardır. Anayasamıza göre angarya yasaktır. Bir hizmet, bir nimet karşılığında yapılmaktadır. Bu dünyanın başka yerlerinde de böyledir. Türkiye’de polis teşkilatı mensupları; yaptığı işin özelliğiyle, hizmet riskiyle, mesai süresinin fazlalığıyla, stresli yaşamıyla ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Bu, öteki kamu görevlileri için de geçerlidir. Ama öncelikle emniyet mensuplarının, insan gibi geçineceği yaşam şartlarına kavuşturulması gerekir. Bu da ciddi bir ücret politikası ile mümkündür.
Çocuğunu okula gönderemeyen, gönderiyorsa ayakkabısını alamayan, karnı aç olduğu zaman evine gidemeyip sokakta ancak domates ekmek yemek zorunda kalan polis memurunun fiziki ve psikolojik sağlığından söz edilebilir mi?
Çocuğunun kitabını, elbisesini alamayan polis memurunun psikolojisi sağlıklı olmaz.
Polisin; hizmetle ilgili yetki ve sorumluluk çerçevesini tayin eden yasalarda çok geniş, demokrasiye ters gelecek yetkilere ihtiyacı yoktur. Ama polis; eli kolu bağlı, hizmet alanı daraltılmış bir mevzuat ile de karşı karşıya bırakılmamalıdır.
Halkın can, mal ve namus güvenliğini, devletin ve milletin bütünlüğünü ve genel güvenliğini, fedakârca çalışarak sağlayan emniyet teşkilatı mensuplarının hem ücret, hem de moral yönünden iyi seviyede tutulması gerekmektedir.
EÖ: Polisimizin bugünkü eğitim politikası hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce topluma daha faydalı olacak polis nasıl yetiştirilmelidir?
Bizim polis koleji ve polis akademimiz var. Burada polis yöneticisi olacaklara, yeterli seviyede genel ve mesleki bilgiler verilir. Mezunlar ayrıca, yönetici olacağı zamana kadar bir meslek mensubu hamuruyla yoğrulur.
Bana göre polis teşkilatı eğitiminde önem verilecek en önemli konu, “yapılacak işi yapacak polisi nasıl yetiştirebilirim” olmalıdır. Polis memuru daha çok sayıdadır ki bu da genel kadronun yüzde 91’ine tekabül eder. “İşi görecek polis memuru nasıl olunur” sorusunun cevabını bularak eğitim yapılmalıdır. Polis meslek yüksek okulları kuruldu. Ama polis meslek yüksek okullarına gerek var mı, yok mu olayına da bakmak gerekir.
Oysa bugün polis meslek yüksek okullarında, 4, 3 ya da 2 yıllık yüksek okul bitirmiş insanları yeniden yüksek tahsil yaptırıyoruz.
YÜKSEK TAHSİLLİYE YÜKSEK TAHSİL YAPTIRMAK NİYE…
Bizim teşkilat olarak görevimiz, polis memuru olacaklara yüksek tahsil yaptırmak olmamalıdır. Eğer yüksek tahsillileri polis memuru yapmamız önemliyse, yüksek okul bitirmişlerden polis memuru alır ve ağırlıkla mesleki temel eğitim yaptırırız. Ayrıca okuldan mezun olduktan sonra hangi branşta görev vereceksek o alanın eğitimini yaptırırız. Bu işin detayı eğitimcinin ve meslek erbabının işidir.
Zamanında polis kolejlerinin sayısını artırmak da hata olmuştu. Ben sonradan açılan bu kolejlerin kapatılmasını sağladım. Özellikle amirlerin yükselmeleri politikalarında yanlış uygulamalar yapıldı. Piramidin ortası şişti. Ters döndü. Bütün bunları gözden geçirerek eğitim konusunu yeniden ele almak gerekir.
EÖ: Sayın Bakanım, polis enstitüsü yüksek öğrenim mezunları derneği başkanı olduğunuz yıllarda, polis enstitüsü öğrencilerinin boykot eylemlerinde arabulucu olarak görev aldığınızı biliyoruz. Bu konuyu bir de sizden dinleyebilir miyiz?
1969 yılıydı. O zaman ki adıyla polis enstitüsü yüksek öğrenim öğrencilerinin boykot eylemine başladığına dair bir bilgi geldi.
Ben o zaman polis enstitüsü yüksek öğrenim mezunları derneği başkanı idim. Başkomiserdim ve “Önemli İşler” biriminde görevliydim. Mesleki açıdan ele alındığında tasvip edilecek tarafı yoktu. Ama boykota sebep olarak gösterilen noktaları da bir bir incelediğimizde isteklerinde haklı olduğu anlaşılıyordu. (İstekler: Polis enstitüsünün, polis akademisi haline dönüştürülmesi, polis akademisinin kendine özgü kadrolu öğretim üyelerinin bulunması, kendine özgü kitapları, yayınları olması, il emniyet müdürlerinin polis enstitüsü mezunlarından atanması gibi. E.Ö.)
Dernek yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımla toplanarak bir değerlendirme yaptık. Boykotun yapıldığı Anıttepe’deki enstitü binasına gittik. Okulda bir toplantı yapılıyordu. O toplantıda polis enstitüsü yüksek öğrenim mezunları derneği başkanı olarak bir konuşma yaptım. Öğrencilerin isteklerinde haklı olduğunu ve isteklerinin yerine getirilmesi gerektiğini ifade ettim.
SENİ KURTARAMAYACAĞIMIZ YERDE OLMA
İş bu noktaya gelmemeli idi. Okulda yaptığım konuşma görev yaptığım “önemli işlerde” bir rahatsızlık yaratmıştı ki, birimimizin müdürü Turhan Şenel bey beni çağırdı ve “seni kurtaramayacağımız yerde olma” diye uyardı. Ben, bu konunun işimle ilgili olmadığını, tamamıyla dernek başkanlığı ile ilgili olduğunu, kanun dışı bir davranışımın söz konusu olmayacağını, boykota katılanların isteklerinin doğruluğunu, polisin bir takım sorunlarının varlığını, bugün öğrenci olanların, yarın bizimle aynı kadrolarda olacaklarını belirttiysem de aynı uyarıyı yeniden yaptı: “Seni kurtaramayacağımız yerde olma.”
Dernek olarak bu konuya ilgisiz kalamazdık. Bu boykotu mesleğin büyüklerinin çözeceğine inanarak zamanın içişleri bakanı Haldun Menteşoğlu ve emniyet genel müdürü İsmail Dokuzoğlu ile görüşmenin uygun olacağını düşündük. Önce sayın bakandan randevu alarak kendileriyle bir görüşme yaptık. Dernek yönetiminde olan sınıf arkadaşım Fahrettin Sökmener ve komiser Hasan Akdeniz yanımdaydı. Ayrıca bir öğrenci de bizimleydi.
Sayın Bakan haklı bir kızgınlık ifadesiyle boykotu tasvip etmediğini söyledi. Biz de aynı fikirde olduğumuzu, ancak halen bir boykot olayıyla karşı karşıya bulunduğumuzu, bunun sona erdirilmesi gerektiğini, bu arada mesleki meselelere el atarak problemlerin çözülmesini, problemlerin çözümüyle de devlete millete daha iyi ve büyük hizmetler verileceğini dile getirdik.
O zaman sayın Bakan, “Derhal boykota son versinler. İleri sürülen problemlerden benim imzamla çözülecekleri ben çözeceğim, parlamentoda çözülebilir olanları da orada çözmek için elimden ne gelirse yardımcı olacağım. Şayet yarın sabah öğrenciler derslere girmezse gereğini yaparım” dedi.
Aynı görüşmeyi emniyet genel müdür vekili İsmail Dokuzoğlu ile de yaptık. Kendileri de bakanın düşündüğü gibi düşündüklerini ifade ettiler.
BOYKOT YANLIŞ İSTEKLER HAKLI
Bakanın yaklaşımı, benim ve arkadaşlarımın düşündüğü gibiydi: Boykot yanlış, ama istekler haklıydı. Bakanın söyledikleri öğrencilere iletildi.
Boykotun sona erdirilmesini isteyenlerin yanında, boykot devam ettirilsin düşüncesinde olanlar da vardı. Keşke sorunlar, iş bu boyuta gelmeden çözülebilseydi. Bazı istismarcılara fırsat verilmeseydi.
Sorunların çözümü konusunda Sayın Bakan bir umut kapısı açmıştı. Bakan bu sorunların haklı olduğunu ve çözülmesi gerektiğini belirtmişti.
Boykotun devamından yana olanlar boykotu sürdürünce idare okulu kapattı. Bir grup öğrenci ve biz okul kapatılmasın istiyorduk. Öğrenciler ikna edilmeli diyorduk. Okulun kapatılmayacağı sözü verilmişti bize. O gün akşama kadar beklenebilirdi diye düşünüyorduk. Ama okul kapatılmıştı. Bu sebeple bir üst yöneticiyle bir gerginlik oldu. Ama bütün bunlar mesleğimiz içindi.
EÖ: Sonradan bir Konya tayinine tabi tutulduğunuzu öğrendik…
Okulun kapatılmasından sonra enstitü öğrencilerine olduğu gibi bana da tayin geldi. 24 saatte Konya’ya sürülmüştüm. Yeni evliyim. Bir çocuğum var. Kirada oturuyoruz. Maaşımız belli. 24 saatte gitmek gerekiyor. Evi hemen götürebilme şansımız yok. Bari onlar sıkıntıda olmasın istiyordum. Maaşı bölmek gerekiyordu.
Tayin olayının bir de psikolojik sıkıntısı var. O zaman şube müdürü olan Mustafa Yiğit ağabeyim, benimle çok ilgilendi. Bir süre istirahat alabileceğimi söyledi.
GELENİN CANINA OKUYUN
Mademki böyle uygun görülmüş, ilişiğimi keserim, dedim. Ve Konya’ya gittim. Sonradan öğrendiğime göre biraz da tembihli gönderilmişim: “Gelenin biraz canına okuyun!” gibi…
Konya’da, çevik kuvvetin görev yaptığı, hastaneden bozma binanın bir odasında kalıyordum. İlaç kokusundan yatmak mümkün görünmüyorsa da başka çarem yoktu.
Emniyet müdürlüğünde, asayiş şube müdürü olarak çalışan Sabri Yıldırım adında bir ağabeyimiz vardı. Ona, orada çalışanlardan biri, “buraya bir başkomiser geliyormuş, disiplinsizmiş, söz dinlemezmiş, belaymış, sakın yanına alma” diye uyarıda bulunmuş. Bunu Sabri bey bana 2-3 ay sonra anlatmıştı.
İl emniyet müdürü Hazma Esin’di. Tecrübeli, dürüst ve oldukça disiplinliydi. Beni tanımadığı için başlangıçta tavır koydu. Bazen karşısına alır, denemek için dakikalarca keyfi bekletirdi. Ben, izzeti nefsine düşkün her insan gibi kendime söz getirmemek için işimi iyi yapardım. Ciddi ve disiplinli çalışırdım.
Zaman içinde beni tanıdıkça, bir de herhalde Sabri beyin hatırlatmalarıyla mesele düzelir gibi oldu.
EÖ: Polis enstitüsünde yaşanan boykot eyleminin sona erdirilmesi için uğraş verirken Konya’ya sürüldünüz. Ama Seydişehir’de, kimsenin yapamadığını başarıp, kamyon eylemcilerini ikna ederek yolun trafiğe açılmasını sağladınız. Bu çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Seydişehir’deki alüminyum fabrikasında hafriyat çalışması yapan kamyoncular arasında, “yerli-yabancı”, “ben öncelik alacağım, sen öncelik alacaksın” gibi nedenlerle kavga çıkmış ve kamyoncular yolu trafiğe kapamışlardı. Yolun açılması için epeyce gayret gösterilmiş, fakat başarılamamıştı.
Sabri ağabey, emniyet müdürüne “herkesi gönderdiniz, bir de Ünal’ı gönderin şu Seydişehir’e” diye teklifte bulunmuş.
Bunun üzerine emniyet müdürü beni çağırdı.
“Yolun kapalı olduğunu biliyor musun” dedi.
Evet, dedim.
“Sen açarmışsın” dedi. Bu son sözünde istihza vardı.
Hizmet otosu verilmedi. Konya’dan Seydişehir’e otobüsle dört saatte ulaştığımı hatırlıyorum. Yalnızdım. Öncelikle üçüncü sınıf bir lokantada yemek yedim. Bu arada biri geldi ve gözlerimi kapadı. Ankara’da iken tanıdığım birisiydi. Biraz sohbet edince onun orada kamyoncular kooperatif başkanı olduğunu öğrendim. Ben de bu iş için görevli geldiğimi söyledim.
SEN ÇÖZERİZ DİYORSAN BU İŞ ÇÖZÜLÜR
Yolu kapama nedenlerini ondan dinledim. Bunlar çözülemeyecek sorunlar değildi. Emniyet müdürüme ileteceğimi, onunda valiye aktararak, sorunun çözülebileceğini söyledim.
Arkadaşım bana inanmıştı. Eskiden hitap ettiği bir ifadeyle, “Komiser, sen çözeriz diyorsan bu iş çözülür” dedi. Anlaştık ve birlikte yolun kapalı olduğu bölgeye gittik. Bir kamyonun üzerine çıkarak bir konuşma o yaptı, bir konuşma da ben yaptım. Yol açılmıştı.
Oradan kaymakama uğradım. Kendimi tanıttım. Yolun açılması işiyle görevlendirildiğimi anlattım. Olayın seri geliştiğini, bilgi veremediğimi, şimdi ise yolun açıldığını, Konya’ya bilgi vermek için telefon edeceğimi söyledim.
Emniyet müdürü önce inanamadı. Ama memnun olduğu konuşmalarından anlaşılıyordu.
Konya’ya dönmüştüm. İki gün sonra bir memur gelerek “sizi emniyet müdürümüz istedi” dedi. Hazırlandım ve gittim. Karapınar ilçesinde jandarma karakol binası açılış töreni için benim de gitmemi istemişti. Beni arabasına aldı. Yolculuk sırasında sohbet ettik. Hava oldukça yumuşamıştı. Disiplinli ve sert görünüşlüydü ama altın gibi bir kalbi vardı. Gerginlik kalkmıştı.
EÖ: Emniyet genel müdürü iken, polis akademisinde yapılan kura çekme sırasındaki kayırmacılığa, gece saat 24’de el koyarak engel olduğunuzu biliyoruz. Haksızlıkları önlemekle görevli polis yöneticilerini, bu tür yanlışlara sevkeden nedenler neler olabilir?
Polis mesleğinde haksızlık yaparsanız, polisi resmen şoke edersiniz. Hiçbir alanda haksızlık yapılmamalı, ama polis mesleğinde hiç haksızlık yapılmamalıdır. Gerek terfilerde, gerek okullara öğrenci alınırken asla senden benden ayrımına gidilmemelidir. Polis akademisi gibi ülkeye idareci yetiştiren eğitim ve öğretim yuvasında asla kayırma olmamalıdır.
Kura çekimi sırasında kayırmacılık yapılacağı yönünde duyum almıştım. İlgili genel müdür yardımcısı arkadaşımı uyardım. Konuyu takip ettim. Bir arkadaşıma, öğrenci velisi gibi, akademiye telefon ettiriyordum. Gün boyunca çekilmesi gereken Akademi mezuniyet kuraları gecenin 24’üne kadar hâlâ çekilmemişti.
Nihayet kuralar çekilmeye başladı diye haber aldığımda yanıma emniyet genel müdür yardımcısı Ümit Erdal’ı alarak sivil bir taksiyle Akademiye gittim. Bizim kolejde okuduğumuz Anıttepe’deki binanın kütüphane olarak kullanılan salonunda bir heyet tarafından kura çekimi işleminin sürdüğünü gördüm.
KADROLAŞMA VE GRUPLAŞMA ANLAYIŞI ÇİRKİN
Yeni mezunlar içeri tek tek alınıyordu. Başkanın önündeki masanın altındaki sehpalarda birkaç tane torba bulunuyordu. Her bir torbada istihbarat, kaçakçılık, trafik gibi birimler için lazım gelen sayıda kura kâğıtları vardı. Geri kalanlar da ayrı bir torbadaydı. İçeri giren yeni mezun, eğer kayırılacak eleman ise özel olarak hazırlanmış torbadan kura çekiyordu. Gariban ise yani herhangi bir kayıranı yoksa masa üstündeki torbadan kura çekiyordu. Kadrolaşma ve gruplaşma anlayışı çirkindi. Üstelik önceden ilgili görevlileri ikaz da etmiştim.
Orada gördüklerimizi bir tutanakla tespit ettirdim ve soruşturma açıldı elbette.
Polis teşkilatında haksızlık olursa, polis başkasına haksızlık yapmayı hak sayar diye endişeleniyorum. Şimdi bunları anlatalım ki, bir daha olmasın.
EÖ: Biraz da ödüllerinizden söz eder misiniz?
Hizmet ödül için yapılmaz. Ama memuriyet hayatım boyunca, cumhurbaşkanlarımızdan, başbakanlarımızdan, bakanlarımızdan, genel müdür ve valilerden çok sayıda takdirname aldım. Aynı şekilde birçok kere maaşla ödüllendirildim. Diyarbakır’da adımın verildiği ilköğretim okulu var. Bölge valisiyken yaptırdığım polis helikopter alanına da benim adımı verdiler.
Ayrıca “Hizmette Başarı”, Terörle Mücadelede Üstün Başarı”, “Türk Kültürüne Hizmet”, “Türk Sporuna Hizmet”, “Yılın Bürokratı”, “Halkla İlişkilerde Başarı” ve benzeri nedenlerle tarafıma verilen belgeli ödüller, plaketler bulunmaktadır. Bütün bunları çocuklarıma şerefli bir miras olarak bırakacağım.
EÖ: Anılarınızı yazmayı düşündünüz mü?
Geri dönüp baktığımda, devletle ilgili çalışmalarımda bir yığın olay yaşadığımı görüyorum. Bunların içinde deneyimlerim var, sıkıntılarım var. Hatta doğrular, yanlışlar ve eksikler var.
Ben de bu yaşadıklarımı sonraki nesillere, “ne ders çıkarılabilir” sorusuna cevap olacak şekilde aktarmak istiyorum. Herkesçe bilinmeyen, ama gelecek nesillerin bilmesi gereken olayları, özel bir amaç gütmeden topluma ve meslektaşlarıma yansıtmayı düşünüyorum.
Sen ben olayı gözetmeksizin, tamamen gerçekçi olarak, olayın sadece mesleki ve toplumsal boyutunu düşünerek başladığım bir çalışma var. Ama ne zaman biteceği konusunda bir şey söyleyemem.
EÖ: Sayın Bakanım, sıkı bir Beşiktaşlısınız. Beşiktaş’ın, lige iyi bir başlangıç yapamadığını görüyoruz. Siz bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Beşiktaş kötü başladı. Ama paniğe gerek yok. Önemli olan ligin sonudur. Alt yapıdan gelen veya çok ücretler verilerek geçen yıllarda alınan futbolcular başka kulüplere gönderildi. Yeni transferler de yapıldı.
Bence Beşiktaş’ın kadrosu güçlüdür. Bu geniş ve yetenekli kadro içinde, öncelikle yapılması gereken şey; birliğin, bütünlüğün sağlanmasıdır.
Muhalefet, yönetimdekilerle uyum içinde olmalıdır. Varsa ikilikler kaldırılmalıdır. Hocaya güvenilmeli ve yardımcı olunmalıdır. Ben Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor’un üst kademelerdeki mücadelesinin, birinin diğerinden çok farkı olmadan süreceğine inanıyorum.
EÖ: Türkiye Emekli Emniyet Müdürleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin yayın organı olan ÇAĞIN POLİSİ dergisi 33 aydır kesintisiz yayımlanmaktadır. Dergiyi içerik olarak nasıl buluyorsunuz? Derginin daha iyi olması yönünde önerileriniz var mı?
Dergi bir sestir. Gazete gibi, kitap gibi. Ben de bir polis mesleği mensubu olarak Çağın Polisi dergisini memnunlukla okuyorum. Onun sesini duyuyorum. Bu dergiye hayat veren arkadaşlarımı ve derginin yaşamını sürdürmesine katkısı olanları kutluyorum. Tüm meslektaşlarıma sağlık ve başarı diliyor, sevgi ve saygı sunuyorum.
EÖ: Çağın Polisi dergisi, polis teşkilatının kuruluşunun 159. yılında mesleki anılar yarışması düzenledi. 10 Nisan’da sonuçlanan yarışmada, elde edilen anılardan bir kitap hazırlanması uygun görüldü ve “Polis Meslek Anıları” adıyla yayımlandı. 91 anı ve 415 sayfadan oluşan ilk kitabımız hakkındaki görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Kitaptaki anılar, bizim mesleğimizi özetler nitelikte. Okudukça eski günlere gittim. Böyle bir eser ortaya koydukları için dernek yöneticilerine ve katkıda bulunanlara teşekkür ederim.
EÖ: Son söz olarak, dergimiz aracılığıyla meslek mensuplarımıza neler söylemek istersiniz?
Ben sevgili meslektaşlarımın sağlıklı, huzurlu olmalarını istiyorum. Stresten uzak olmalarını, çoluk çocuğuyla kimseye muhtaç olmadan geçinebilecekleri bir ücretle yaşamalarını istiyorum. Hepsine selam ve sevgilerimi sunuyorum.
EÖ: Ben de meslektaşlarımız, emeklilerimiz ve Çağın Polisi dergisi okurları adına bu sıcak ve samimi sohbetiniz için şükranlarımı sunuyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder